26 Temmuz 2017 Çarşamba

Müftüler Nikah Kıysın mı, Kıymasın mı?




Selam Ordaki,

Bir devletin temel esasları gelip geçici hükümetler tarafından değiştirilemeyeceği gibi, torba kanunlarla pilav yanına kuru fasulye mantığıyla da değiştirilemez.

Akşamdan sabaha kanun yazıp, sabahtan akşama kanun kaldırmak, demokratik ülkelerde görülmüş şey değildir. Bu tarz uygulamalar hukuk devleti ile yan yana gelmek bir yana, göz göze bile gelemeyecek kadar zıtlık taşırlar. Üstelik bu durum, devletin sunduğu düzen ortamını da sekteye uğratır.

O yüzden resmi nikah işlemini ele alırken benzer bir hassasiyet taşımamız gerekiyor. Eğer bu işlemin ülkemizde nasıl doğduğunu, niye doğduğunu sorgularsak, resmi nikah tartışmalarına bir son verebiliriz.

* * *

"Resmi nikah, sadece laiklik ile alakalıdır. "

YANLIŞ!


Hadi kendimizi ufak bir sorgulamadan geçirelim...

Siyasi egemenliği elinde bulunduranları yahut genel olarak "devlet" düzenini biz niçin kabul ediyoruz? Örneğin otobüse binerken neden akbil basıyor herkes? Ya da üniversitede okumak için sınava girmeyi neden kabulleniyoruz?

"Kural olduğu için..."

İyi de, o kuralı ben koymadım. Belki benim seçtiğim milletvekili bile koymadı. Hatta belki ben doğmadan önce koyuldu.
Ben niye bu kurala uyuyorum?

Her şey bu sorunun yanıtıyla başlıyor.
Bu sorunun yanıtı "rıza göstermek"tir.

İnsanlar, birtakım ortak çıkarları olduğu için (örneğin güvenlik için) devlet düzenine, siyasi iktidarı elinde bulunduran kişi ya da kurumlara rıza gösterirler. Bu rızayı demokratik toplumlarda almanın yolu, demokratik seçimlerdir, çünkü egemen olan artık halktır. 

Ama yakın bir geçmişe kadar egemenlik bir kişi ya da ailenin elindeydi. İşte bu yüzden Osmanlı Devleti'nde padişahlar, kendi egemenliklerine rıza gösterilmesi için bir yönteme ihtiyaç duydular. Seçilerek başa gelinen bir dönem değildi, ne yaparsak halk bize rıza gösterir, egemenliğimize nasıl boyun eğerler diye düşündüler.

Ümmet toplumunda bu sorunun cevabı, fethedilen farklı dinden topraklara hukuken müdahale etmemek oldu. Hele bir de Osmanlı padişahları aynı zamanda "Halife" ünvanı taşımaya başlayınca, müslüman olmayanlara ayrıcalıklar verilmeye başlandı ki padişahın egemenliği tehlikeye düşmesin...

Örneğin Hıristiyan coğrafyası ele geçirildiğinde, kendi yaşayışlarını sürdürmelerine müsade edildi, hatta bu yaşayışları garanti altına alındı. Bu sayede Hıristiyan halk kitleleri, padişaha karşı uzunca bir süre ayaklanmadı, padişahın egemenliğine ses çıkarmadılar, onun egemenliğini tanıdılar.

Koca bir imparatorluğu yönetirken, yönetme yetkisinin sizde olduğunu kabul ettirmenin en barışçıl yollarından biri budur ama maalesef en mantıklılarından biri değildir. 

Neden mi?

Çünkü herkes kendi kurallarını sürdürünce -bir başka deyişle- herkese uygulanan ortak bir hukuk olmayınca, bir süre sonra ortaya çıkan adalet de değişime uğradı. Gayrimüslimler cemaat mahkemelerini kurdular, İslami usullere göre şeriyye mahkemeleri kuruldu, "Sizde modern-ulusal-herkes için geçerli bir hukuk yok" diyen yabancı devletler, ticarette mağdur olmamak için ayrıcalıklarına dayanarak konsolosluk mahkemeleri kurdular...

Derken Osmanlı'da bir sürü mahkeme ve hukuk alanı doğmuş oldu. Bir Müslüman ile Ortodoks, farklı hukuka bağlı oldular. Biri için adil olan, diğeri için adaletsiz olmaya başladı. Herkese farklı muamele, herkese farklı hukuku getirdikten sonra, herkese farklı adalet hissini de getirdi ve toplum işleyemez hale geldi, Osmanlı yıkıldı.

İmparatorluk, İç Anadolu havzasına sıkıştırılmış bir beyliğe doğru adım adım gerilerken, işte bu durumu yok etmenin bir çaresini arıyordu.


* * *

Aynı sorunu Batılılar da yaşadı. Roma İmparatorluğu çöktükten sonra, Roma'nın yerini doldurabilecek bir merkezi idare bulunamadı ve güvenlik sorunu başgösterdi. Halk, barbar Avrupalı topluluklardan korunmak için, az çok askeri gücü olan yerel derebeylerin yönetimine girdi. Bir kale etrafında güvenlik için sığınan halka, her derebey kendi çıkarına uygun kuralı uyguladı.

Sonucunda Batı'da feodal bir hukuk başgösterdi, bir ülke genelinde birden fazla hukuk alanı oluştu.

Örneğin Almanya’nın doğusunda ve kuzeyinde Roma hukuku ile yerel hukuk bir arada uygulanırken, geriye kalan Alman halkının %33’ü Roma hukukuna, %43’ü Prusya hukukuna, %7’si Saksonya hukukuna, %17’si Fransız hukukuna uyruk olarak adalet aramaktaydı.

Modern kanunlaştırmalar yapılmadan önce Alman hukuk dili Almanca değildi; Almanca, Latince,  Fransızca, Yunanca ve yerel Alman dillerinden oluşmaktaydı.

Yine İsviçre’de de durum benzerdir. İsviçre’nin bugünkü topraklarında birbirinden bağımsız olarak bulunan kantonlar, birleşerek İsviçre’yi oluşturmuş ve birleştikten sonra kendi kantonlarının hukukunu uygulamaya devam etmişlerdir. Aynı sonucu elde etmek için (mesela evlenmek için) yapılan farklı hukuki işlemler, İsviçre'de de birden fazla hukuk alanı doğurmuş, toplum bir süre sonra adeta ticaret yapamaz, birbiriyle evlenemez hale gelmiştir.

Eugene Huber adında bir hukukçu çıkıp da on yıllarca uğraşıp bir Medeni Kanun yazmasaydı, durum değişmeyecekti. Eugene Huber'in yazdığı İsviçre Medeni Kanunu sayesinde İsviçre'de herkese uygulanan ortak bir hukuk doğdu ve İsviçre gelişebildi, bir ulus olabildi.

Cumhuriyet kurulduğunda biz bu İsviçre Medeni Kanunu'nu bazı değişiklerle kendimize aldık. Bugün bile İsviçre Medeni Kanunu, dünyanın farklı ülkelerine kaynaklık etmeyi sürdürüyor. Nitekim 2002 yılında Türk Medeni Kanunu yeniden yazılırken, yine İsviçre Medeni Kanunu kaynaklık etmiştir; çünkü sadedir, akılcıdır, gerçekçidir, insancıldır ve moderndir.

* * *

İsviçre'de hukuk çokluğunun nedeni kantonlardı; "Konfederasyon" tipinde bir ülke kurarak bu sorunu ortadan kaldırdılar, merkezileştiler, ulusal-merkezi-herkes için ortak kanunlar yapabildiler.

Almanya'da hukuk çokluğunun nedeni prensliklerdi; "Federasyon" tipinde bir ülke kurarak bu sorunu ortadan kaldırdılar, merkezileştiler, ulusal-merkezi-herkes için ortak kanunlar yapabildiler.

Genç Türkiye'deki hukuk çokluğunun nedeni ise Batı'daki gibi coğrafi ve siyasi bölünmüşlük ve bu bölünmüşlüğün sonuçları değildi. Osmanlı coğrafyası ve siyaseti bir bütündü, merkezîydi ama toplum, dinci uygulamaların sonucunda "ümmet" anlayışı nedeniyle bölünmüştü. Toplumsal bu bölünmüşlük, "Ulus- ve üniter devlet" düzleminde çözüme kavuştu. Bunun sonucunda laiklik geldi ve ulusal-merkezi-herkes için ortak kanunlar yapabildik.

Bunların en önemlisi, yukarıda belirttiğim, İsviçre'den ufak değişikliklerle alarak yazdığımız Türk Medeni Kanunu'dur. Çünkü medeni kanunlar, bireyler arasındaki ilişkileri düzenlerler ve Türk Medeni Kanunu sayesinde Osmanlı'dan devraldığımız bu bölünmüş toplum yapısı sağlıklı hale getirilebilmiştir.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denir” düşüncesi, ayrım yapmaksızın tüm ulus için geçerli bir hukuk sistemi inşa edebilmek için laikliğe başvurmuştur, çünkü hukuk çokluğunun ve dolayısıyla bölünmenin nedeni dinci uygulamalardır. Yani sanıldığının aksine Türkiye'de laikliğin dayanağı, sekülerist arzuların ötesinde bir başka şeye, ulusçuluğa (milliyetçiliğe) dayanmaktadır.

Laikliğin bu topraklarda temeli olmadığını iddia etmek günümüzde bazı ortamlarda çok kazandıran bir bahis olabilir; fakat görüldüğü üzere, gerçekler kulağımıza başka şeyler fısıldıyor...

Kimse inancına, inançsızlığına, dinine ya da mezhebine göre sınıflandırılamaz; çünkü herkes Türk ulusunun parçasıdır düşüncesi, din temelli hukuki ayrımları ortadan kaldırma isteğini doğurarak laikliği bu topraklara mıhlamıştır.

İşte bu yüzden resmi nikah işlemi, sadece laiklikle değil, aynı zamanda Yurttaşlık-Vatandaşlık-Türklük ile ilgili bir uygulamadır. Türkiye ahalisine Türk denebilmesinin, millet-ulus olmanın başlıca sağlayıcısıdır.


* * *

"Filmlerde görüyoruz, Batı'da papazlar nikah kıyıyor. Onlar bizden ileri olduğuna göre, bizde de müftüler kıysın. Onları örnek alalım." 

YANLIŞ!

Bir ülkenin hukukunu incelemek için filmlerine değil, kanunlarına bakılır. Batı ülkelerinde de resmi nikah ve dini nikah farklıdır. Kilise nikahı, tıpkı bizde olduğu gibi geleneksel bir tören niteliğindedir.

Aile, kamu düzenini sağlayan kurumlardan biridir. Kamu düzeninin parçalarından biri olan aileyi, devlet bir işlemle tesciller. Din adamlarına bu yetkiyi vermek, kamu düzenini sağlamaya dair bir yetkiyi din adamlarına vermek demek olur, yani din adamlarına siyasi ve hukuki bir nitelik kazandırır.

Oysa din adamlarının siyasetle-hukukla değil, dinle işi olmalı.
Hava boşluğunu tuğla ile çevirebildiğimiz her yere açtığımız hukuk fakülteleri, boşuna değil, öyle değil mi?

Üstelik papazlardan resmi nikah yetkisinin alınması, Batı için önemli bir meseledir, çünkü kilise, toplumu artık sömüremeyecektir. Fakat imamlardan-müftülerden bu yetkinin alınması, Hıristiyanlıkta olduğu gibi İslam için bir kriz-devrim demek değildir. İslam'da nikahı din adamlarının kıyması zorunlu değildir, İslam tarihi boyunca sadece din adamları nikah kıymamıştır. İslam'da nikahın amacı, evliliği açıklığa kavuşturmaktır.

Resmi nikah, zaten dini nikahın bu niteliklerini içinde barındırdığı için İslam'a uygun bir niteliktedir, İslam'daki nikahın kurumsallaşmış halidir. Resmi nikah, asıl kilise için bir kayıptır.

* * *

Genç Türkiye'nin, resmi nikah kurumunu ortaya çıkartması, dünya hukuk birikimi ve evrensel kültürel birikim için önemlidir. Çünkü hiç kimse bir Müslüman ile bir Ortodoks'u aynı usulle evlendirebilecek bir "tören" hayal edemiyordu, zaten bunu başarabilmek için öncelikle buna ihtiyaç duymak gerekir. Türkiye ise imparatorluk ardılı ülkelerden biri olduğu için bunun ihtiyacını duymak zorundaydı.

Yani sonuç olarak demek istiyorum ki, Batı'da nikahı papazlar kıyıyor bile olsaydı, bu onların ileriliğini değil, geriliğini gösterecekti. Çünkü herkese ortak bir hukuk uygulayacak toplumsal birliktelikten uzak olduklarını söylüyor olacaktı bu görüntü bize.

* * *

Medeni kanunların günlük yaşamdaki yansımalarından biri olan nikah işlemlerini, aşureye çevirip birden fazla niteliğe büründürmek, hukuk çokluğu doğurmak demektir.

Bunun sonuçları bugün görülmeyebilir, hatta bu uygulama şu anda iyi bir şey gibi bile görünebilir; aynı hukuki sonucu elde etmek için yapılan farklı hukuki işlemler, Osmanlı İstanbul'u fethederken de iyi bir şey gibi gözüküyordu...

Ama isterseniz bir de 1918 İstanbul'una soralım?

* * *

"Laiklik zarar görmüyor. Konumuz laiklik değil."

YANLIŞ! 

2 yıl önceye kadar, resmi nikah kıymadan dini nikah kıyana ceza veriliyordu. Maalesef Anayasa Mahkemesi utanç verici bir karar alarak bu cezayı kaldırdı.

Kimsenin dikkatini pek çekmemişti. Yanlış hatırlamıyorsam bir Melih Aşık duyurdu köşesinden, bir de barolar birkaç açıklama yayınladılar.

Naçizane bir de ben yazmıştım, Ulus gazetesinde yazarken. Bu korkunç bir karardı, çünkü resmi nikah için yaş şartı vardır, çocuklar, özellikle kız çocukları hiçbir şekilde resmi nikahla mağdur edilemez; ama pek çoklarına göre dini nikah için yaş şartı yoktur, yatakta bir kez kan görmek yeterlidir.(!)

Bunun sonucunda çocuk gelinler türeyecek, çünkü dini nikah resmi nikahtan önce kıyılabilir hale gelince, resmi nikah yaşı gelene kadar çocuklar dini nikahla nikahlandırılacaklar; hatta belki hiç resmi nikah güvencesine kavuşamayacaklar demiştim...

Anayasa Mahkemesi ise iptal gerekçesinde "...Türk Medeni Kanunu'nun ilgili hükümleri uyarınca, eşlerin evlilik bağından kaynaklanan haklarını ileri sürebilmeleri için kanunda belirtilen memur önünde resmi nikâh yaptırmaları zorunlu olup, aksi takdirde evlilik bağından kaynaklanan birçok hakka sahip olmaları mümkün değildir. Başka bir ifadeyle, kişilerin resmî evlilik yaptırmamaları hâlinde maruz kalabilecekleri hukuki yaptırımlar mevcut olup bunlar, kişilerin resmî evlilik yaptırmalarını sağlayabilecek elverişliliktedir..." diyordu.

Çok şey söylüyormuş gibi gözüken ama pek bir şey söylemeyen gerekçenin meali şu: Kişiler resmi nikah kıymazlarsa, hukuken evli sayılmazlar. O yüzden, evliliğin getirdiği haklardan (mesela miras) faydalanamazlar. Bu da bir yaptırımdır. Ayrıca bir cezaya gerek yoktur.


Ben de "İşte asıl bu yüzden bu ceza devam etmeli. Dini nikah, evliliğin bu faydalarını sağlamadığı ve sağlayamayacağı için kadınları-çocukları mağdur edecek. Büyük bir mağduriyeti, kaçınılmaz kılıyorsunuz. " demiştim.

Toplumunu tanımayan bu gerekçe, 1 yıl sonra, yani geçtiğimiz yıl, kendisini başka bir olayda gösterdi.

Hatırlarsanız hükümet bir tasarıyı hayata geçirmeye çalıştı, "Tecavüzcüler, çocuklarla evlendirilecek" gibisinden bir travma yaratmıştı toplumda. Ne diyordu o teklif?

"16 Kasım 2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda, Ceza Muhakemesi Kanununun 231'inci maddesindeki koşullara bakılmaksızın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir."

2 yıl önceki AYM kararını eleştirirken karşı çıktığımız şeylerden birinin sonuçları, işte bu teklifle giderilmeye çalışılıyordu.

Resmi nikahsız dini nikaha ceza kalkmasaydı, çocuklara dini nikah kıyılamayacaktı. Ceza kalktı, çocuk yaşta evlenmek yasak olduğu için, çocuklar dini nikahla nikahlandırıldılar. Fakat Türk Ceza Kanunu ne diyor:

"15 yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış" cinsel istismardır.

Sonra çocuklarla dini nikahlanan kişiler, TCK'nın bu maddesi nedeniyle cinsel istismar suçuyla suçlandılar, ceza aldılar.

İşte teklif, bu kişiler resmi nikah da kıyarsa söz konusu cezalar değil, alternatif cezalar verilsin diyordu. Yani bir nevi, geçmişe dönük olarak cinsel istismarın tanımı gevşetiliyordu, çocuklara kıyılan dini nikahlar bazı 'mağduriyetlere' yol açtığı için.

Ona biz mağduriyet değil, ceza diyoruz. Kasten yaralama suçunu işleyen insan hapise girerse, mağdur olmaz, cezalı olur.

Sonra başka bazı sesler duydum, asıl kızlarımız mağdur oluyor, kocaları hapiste, gibisinden...

Resmi nikah olmadığı için, onlara biz koca da demiyoruz? Ayrıca bir çocuğun öğretmeni olur, abisi olur, ablası olur; ama koca?..

Hem bu tasarıdan 1 yıl önce zaten biz bunu söylemedik mi? AYM bu cezayı kaldırınca, çocuklar-kadınlar mağdur olacak demedik mi? Ya AYM cezayı kaldırmayacaktı ya da AYM cezayı kaldırdığında, meclisin yeni bir cezayı kanunlaştırması gerekiyordu.

Önce AYM'nin utanç verici kararı nedeniyle bir fiili durum oluştu, sonra bu fiili durum birtakım sonuçlar yarattı, sonra o sonuçlara hukuki kılıf giydirilmeye çalışıldı. Oysa Anayasa Mahkemesi cezayı iptal etmeseydi, o kişiler çocuklarla nikahlanamayacağından, "nikah" görüntüsü altında cinsel istismar suçunu da işlememiş olacaklardı.

Halkımız tepki gösterirken, ben sürekli bu AYM kararını hatırlattım. Geçmişle yorumlayın bugünü dedim. Devrim kanunlarından birini cezai bir yaptırımla korumaya ve laikliği güvence altına almaya çalışan bir uygulamanın terki nelere yol açıyor, iyice görelim istemiştim.
(Türk Medeni Kanunu ile kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medenî nikâh esası, Anayasa'nın 174. maddesine göre devrim kanunudur, yani cumhuriyetin özüdür.)

"Çocuktan gelin olmaz, çocuğa karşı cinsel her türlü davranış istismardır, dini nikahla daha meşruymuş gibi gösterilemez" diyen Türk halkının tepkisi (AKP'lisiyle, CHP'lisiyle, bilmem ne görüşlüsüyle tüm Türk halkından bahsediyorum), hükümeti geri adım attırdı. Teklif geri çekildi.

Şimdi...

Şimdi ise müftülere nikah kıyma yetkisi veriliyor.

Benim söyleyeceğim sözler tükendi. Siz söyleyin:

"Nikah" işlemiyle ilgili bu 2 yıllık geçmişi göz önünde bulundurunca,
spoiler vermiş oldum ama,
filmin sonunu görebiliyor musunuz?


* * *

Sözün özü...

1) Nikah, aile hukukuyla ilişkisi nedeniyle kamu düzeniyle ilgili bir işlemdir. Kamu düzenini devletin 'ilgili' organları sağlar. Din adamları kamu düzenini sağlamakla görevli değildir. İlgili olmayan kişi yada kurumlar, sırf kamusal nitelikte oldukları için nikah kıyabilecekse, RTÜK de nikah kıyabilir.

Ama o zaman gelini öpebilir misiniz bilmem...

2) Nikah için din adamlarına yetki vererek işin "resmi"liğini baltalamak, farklı inançtan kişilere farklı uygulamaları beraberinde getirecek ve hukuk çokluğuna neden olacaktır. Bu da Osmanlı'nın yıkılırken yaşadığı sancıların tekrarı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulurken başardığı en büyük şeyin yok edilmesi demektir.

3) Oduncunun gözü omçadaysa, dilencinin gözü de çomçada. Gayrimüslim din adamları, bir süre sonra kendileri için de benzer taleplerde bulunacak, uluslararası ortamda Türkiye zor durumda kalacaktır. En iyi olasılıkla, Osmanlı'da olduğu gibi, yabancıların iç işlerimize karışması için fırsat verilmiş olacaktır. Hıristiyanların sözcülüğüne savunma yarışıyla, Hıristiyanların haklarını gözetme iddiasını öne süren devlet ilişkileri türeyecektir.

Çin, Japonya gibi ülkeler bundan kurtulmak için ulusal kanunlar yapmışlardır. Osmanlı, bundan kurtulmak için ulusal kanun yapmaya çalışmıştır. Türk Medeni Kanunu'nun yazılma nedenlerinden biri budur.

4) Nikah işlemleri ile ilgili bu 2 yıllık geçmişe rağmen, müftülere yalnızca nikah yetkisi verilmesiyle sınırlı kalınacağını düşünmek, bana fazla 'pembe' geliyor.

Fazla pembe gelmesinin nedeni, devlet büyüklerimizin başka şeyler yapacaklarını düşünmem değil. Bunu bilemeyiz. Ama kesinlikle emin olduğumuz bir şey var, AYM kararı örneğinde gördüğümüz gibi, hata, başka bir hatayı mecbur kılıyor...

Hukuk mekanizması içerisinde bir vidayı söktüğünüzde, hiç ummadığınız bir dişli, işlemez hale geliyor.

5) Ulusal kanunların tüm toplumlar için en önemlisi, daha Türkçesi "Yurttaşlar Yasası" olan, anlamı ismiyle sabit medeni kanunlardır. Türk Medeni Kanunu, her medeni kanun gibi, kişilerin birbiriyle ilişkilerini düzenlemesi ve bunu yaparken modern nitelikte bir tavır takınması nedeniyle, modern bir toplum yaşamı doğurmuştur.

Türk Medeni Kanunu'nun özü niteliğindeki kurumlardan resmi nikahın yozlaştırılması, başkalaştırılması, bu modern niteliklerin ortadan kalkmasına, Türk toplumsal yaşayışının ilkelleşmesine neden olur. Türkiye'nin ileriliğine vurulmuş geriye dönük bir baltadır.

Başarılmış şeyi, başarısızlığa uğratmaktır.

2017 yılında bunu tartışmak bile yeterince komikken, üstüne birbirimize bunları açıklamak zorunda kalmaktan, toplumun bir parçası olarak ben utanç duyuyorum. 

Adeta geçmişe gidebildiğimiz bir zaman makinesi bulduk. Neredeyse İbrahim Müteferrika'ya kadar geri dönüp matbaanın mücadelesini baştan vermemiz filan gerekecek.

Lütfen, her türlü ortamda ve herkese karşı, resmi nikaha yapılan bu müdahaleye demokratik tepkinizi gösterin.

Ve zaman makinesini, daima ileriye sürün.


Bendeniz Üçüncü.
Devam edecek...



NOT: Kaynakçasız yazılara itibar göstermeyin. Zaman sıkıntısı çektiğim için kaynakça kısmı 1 hafta içerisinde düzenlenip eklenecektir.



Bu gadget'ta bir hata oluştu

E-posta ile takip et