21 Şubat 2017 Salı

Bir Hukuk Öğrencisinin Gözünden Başkanlık

Selam Ordaki,

Halkımızın "okumak" eylemi ile pek barışık olmadığını biliyorum. Geçenlerde bir hastaneye işim düşmüştü, kapının yeri değişmiş ve kocaman harflerle altı çizili bir şekilde eski kapının üstüne yazılmış: "GİRİŞLER SOL TARAFTAN"

Dikildim, bekledim...
İnsanlarımız ne yapacak merak ettim.

Sonuç şaşırtıcı değil. 20 kişi geldiyse, 19'u etrafındakilere "Nereden giriyoruz hastaneye?" diye sordu, yazıyı okumayı geçtim, yazıya gözü ilişmedi bile insanlarımızın.

Fakat büyük olasılık önümüzdeki yüzyılı nasıl yaşayacağımızı belirleyecek bir dönemden geçiyoruz ve okumak Türk halkı için hiç bu kadar farz olmamıştı.

Dinler, insanlığa "kitap" ile verildi.
Bu dinlerden halkımızın çoğunluğunun inandığı olan İslam, "Oku!" emriyle başladı.

Ama bu dinlere inanan insanlar olarak bizler, kitaplardan iğreniyoruz.
İlk emri "Oku!" olan bir dine iman ediyor belki bazılarımız... O dinin, farklı emirlerini yerine getirmeyi Müslümanlığın en birincil şartı görürken ilk emrini yerine getirmeden iyi Müslümanlar olabileceğimizi sanıyoruz. Namaz kılmanın, oruç tutmanın üzerine titrendiği kadar Kur'an'ın ilk emri olan "Oku!"nun üzerine titrenmedikçe, hiçbir ulustan hiçbir Müslüman'ın kaderi değişmeyecektir.



O yüzden naçizane bir yazı iliştiriyorum şu bloğun şu köşesine...
Dilerim bir okuyan çıkacaktır.
Dilerim bir okutan çıkacaktır.

***


Meclis'te yapılan konuşmaları izliyorsunuz, haber bültenlerine bakıyorsunuz, gazeteleri okuyorsunuz; öyle bir atmosfer yaratılmış durumda ki, sanki yeni anayasa ile birlikte borçlular borcundan kurtulacak, hastalar şifa bulacak...

Türk halkı anketlerde açıklamış: En güvenmediğimiz şey bu ülkede, medyaymış.[1]

O zaman basında yerin dibine sokulan şeyler (bkz. Ergenekon-Balyoz Davaları sırasında askerlerimiz) ve göğün üstüne çıkarılan şeyler (bkz. Yeni anayasa ve 'Türk tipi' başkanlık) hepimizi oturtup düşündürtmesi gereken şeyler değil midir?

Her şeyin grileştiği bir dönemde, kapkara ve apak olan her şeyden, düşünmeye çalışan bir insan olarak ben işkillenmeden edemiyorum. Siz edebiliyor musunuz?

***

Hukuk bir bilimdir.
Anayasacılık bu hukukun 'en bilim' dallarından biridir üstelik.

Nasıl ki 'üçgen' dediğimde 'kare' çizmiyorsanız, anayasacılığın kapsamındaki hiçbir tartışmada da iki anlamı olan şeyler yaratamazsınız. Anayasacılık yaparken, ağzınızdan çıkan her sözcüğün tek bir anlamı vardır.

Ve sözünü ettiğimiz anayasacılık, devlet başkanlığı makamını renk olsun diye yaratmadı. Tam tersine, anayasacılık devlet başkanlığı makamını istemeden karşısında buldu.

O yüzden, yöneten-yönetilen ilişkisinin düzenlendiği metinler olan anayasalar, ezen-ezilen ilişkisi ortaya çıkmasın diye, devlet başkanlığı makamını da Hukuk Devleti Mekanizması içerisinde uygun bir yere koymaya mecbur kaldı.

Çünkü halk olarak bizler seçime gidip, birkaç insana bizim adımıza kamu gücünü kullanma yetkisini veriyoruz. Polisi, askeri, milyarlarca liralık bütçesi, vergisi, hapishanesi sayesinde bir bireyin gücünün, hatta birkaç bireyin gücünün çok çok üstünde olan bu kamu gücü, sınırlandırılmazsa ve nasıl kullanılacağına ilişkin fren mekanizmaları yaratılmazsa, kamu gücünü kullananlar bir ezene dönüşüp tüm bireylerin üstünde ölümcül bir güç elde edebilirler.

İnsanlık ve hukuk tarihi buna çözüm arayışları ile doludur. En aşağı 2000 yıllık bu arayış serüveninin sonucunda, insanlığın ortak aklı, devlet başkanlığını birkaç şekilde konumlandırarak kendisine demokratik bazı hükümet sistemleri yaratmıştır.

Hukukçuların yakından tanıyacağı Kemal Gözler'in alt başlıklarına göre verecek olursak[3]:
  1) Parlamenter Sistem:

Türkiye Cumhuriyeti'nin 2 yıl önceye kadar uyguladığı sistemdir. 2 yıl önceye kadar diyorum, çünkü Türkiye’de 2 yıldır yönetim sistemi farklı bir şekilde işletilmektedir.


Bu durum Cumhurbaşkanı tarafından da bizzat ifade edilmiştir: “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken

bu fiilî durumun hukukî çerçevesinin yeni bir Anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir.”[4]

Parlamenter sistemde yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri yumuşak bir biçimde birbirinden ayrılmıştır. Yürütme 2 başlıdır: Başbakan ve Cumhurbaşkanı.
Cumhurbaşkanlığı makamı, parlamenter sistemlerde semboliktir. Cumhurbaşkanı, kuvvetler arası dengesizlikte devreye girerek bir fren-gaz rolü oynayarak sistemi dengeye sokar ve dengede tutar. Tarafsızlığı ve sembolik oluşu sayesinde, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü temsil eder ve bu bütünlüğü korur.

Dikkat çekmek istiyorum: Ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü...
Toprağın bölünmesi ülkenin bölünmez  bütünlüğü ile ilgiliyken, bugün pek konuşmadığımız milletin bölünmez bütünlüğü ise kutuplaşma, ayrışma, milli benlik ile ilgili bir durumdur.
  
  2) Başkanlık Sistemi:

Parlamenter sistemin aksine, sert kuvvetler ayrılığına dayanır. Yasama, yürütme ve yargı, oldukça sert bir biçimde birbirinden ayrılmıştır.


Başkan yürütmenin başı olduğu için, yasama faaliyetlerine katılamaz, yani yasa yapamaz. Hatta kanun teklifinde bile bulunamaz. Tüm kuvvetler, varlıkları açısından birbirinden tamamen bağımsızdır. Bu yüzden devlet başkanı olan Başkan, meclisi feshedemez.

Başkanlık sisteminde kazanan her şeyi kazanırken, kaybeden her şeyi kaybeder. Bu yüzden meclis ve başkan arasında krizler doğabilir. (Bkz. Trump'ın ABD'de seçimi kazanması)
Başkanlık Sistemi'nde Başkan, partilidir. Fakat Başkan, partide Genel Başkan değildir. Partinin sadece üyesi ve Başkan adayı olan Başkan, partide herhangi bir yöneticilik görevine de sahip değildir.[5]

Hatta ABD’nin iki büyük partisi olan Cumhuriyetçiler ve Demokratlar’ın Genel Başkanları kimdir sorusunun yanıtı, pek çok Amerikalıdan bile alınamayacak derecede geri plandadır. 

  3) Yarı Başkanlık Sistemi

Bu sistemin içeriğinin ne olduğuna ilişkin öğretide hala büyük tartışmalar vardır. Yeni bir sistem olması, neredeyse her ülkede farklı uygulamalarla karşımıza çıkması nedeniyle belli başlı ülkeleri inceleyerek bu sistemi yorumlamakta yarar var.

Bu sistemin çıkış nedeni, meclise karşı güven oyu almak zorunda olan devlet başkanlarının, meclisin içerisinde kuvvetli bir çoğunluğu elinde bulunduran parti olmaması nedeniyle güvenoyu alamaması ve ülkenin istikrarsız bir siyasi duruma sürüklenmesidir.

Bu sistemi uygulayan 2 büyük ülke mevcuttur, biri Fransa, diğeri Rusya.

Rusya'daki rejim hala tartışma konusu olduğu için Fransa'yı ele alacak olursak, Fransa 1958 yılında yaptığı anayasa değişikliği ile bu sistemi uygulamaya başlamıştır. Fransa'nın bu sisteme geçme nedeni, oldukça parçalanmış taraflardan oluşan Fransız meclisinin, güçsüz hükümetlere yol açarak siyasi krizler yaratmasıdır.

Fransa'da devlet başkanının olağan dönemde tek başına kararname çıkartma yetkisi yoktur.

Devlet başkanına fesih yetkisi verilmiştir; fakat bu yetki bir kez kullanıldıktan sonra tekrar kullanılması için 1 yıl beklenilmesi gerekmektedir. Yani meclis feshedildikten sonra yeniden oluşan meclisin de aynı nitelikte olması karşısında cumhurbaşkanının 2 seçeneği kalmaktadır: İstifa etmek ya da yeni meclise uyum sağlamak.[6]
***
İnsan aklının binlerce yıllık arayışlarının ortak sonucu olan demokratik hükümet sistemleri özetle böyle ve bu kadarken, Türkiye'de referanduma sunulacak sistemi bu alt başlıklardan herhangi birine sığdırmak olanaklı mıdır? 


Getirilmek istenen, parlamenter rejim değildir.
Zaten fiilen terk edildiği açıkça söylenen bu sistemde, yürütme iki başlıdır. Oysa teklif edilen düzenlemede Başbakanlık makamı kaldırılarak bu durum sona erdirilmekte ve Cumhurbaşkanı’nın tarafsız konumu değiştirilerek, partili kılınmaktadır.


Getirilmek istenen, Başkanlık Sistemi de değildir.
Meclisi fesih yetkisinin düzenlenmiş olması, devlet başkanına kararnameler arayıcılığıyla yasama benzeri bir işlev kazandırılmış olması, kuvvetler ayrılığının yürütme lehine yumuşatılması ve Başkan’ın doğrudan bir partiye Genel Başkan olması, teklif edilen metnin Başkanlık Sistemi dahilinde ele alınmasını da olanaksız hale getirmektedir. 


Getirilmek istenen, Yarı Başkanlık Sistemi de değildir.
Yine yürütmenin tek başlı hale getiriliyor olması, fesih ve kararname yetkisine ilişkin soru işaretleri nedeniyle mevcut teklifi bu sistem dahilinde de değerlendiremiyoruz. Mecliste 15 yıldır tek bir partinin güçlü bir şekilde varlık göstermesi nedeniyle Yarı Başkanlığı temel bir ihtiyaç haline getirecek koşulların var olup olmadığı ise kuşkusuz başka bir tartışmanın konusu olacaktır.


Öyleyse binlerce yıllık arayışların ve deneyimlerin sonucunda insanlığın ortak aklının ortaya çıkarttığı bu demokratik sistemlerden hiçbirine uymayan bu teklif, nedir? 

Türk tipi Başkanlık Sistemi mi? 

Tarih, hukuk ve bilim, böyle bir bilgiyi literatüre kazandırmamıştır. Fakat aynı tarih, hukuk ve bilim, Türkiye'de Parlamenter Mücadele için bir alt başlığa sahiptir. Osmanlı'dan günümüze ilerici ve özgürlükçü bütün savaşımlarını meclis eliyle vermiş bir ulusa, yasama aleyhine düzenlemeler getiren bir sistem layık görülemez.

Yabancı müdahalesine karşı tepkisini Meclis-i Mebusan'la ortaya koyan, yabancı işgaline karşı direnişini Milli Mücadele'nin aklı TBMM ile gösteren Türk ulusu, 15 Temmuz sürecinde de güçlü kalmasını aynı meclisin iradesi ve varlığına borçludur. Türk tarihi, bir anlamda “yasama” ile yazılmışken, Türk tipi başka bir arayışa düşmeye gerek var mıdır?

Ayrıca yukarıda belirttiğim gibi, hukuk bir bilimdir ve anayasacılık, hukukun "en bilim" dallarından biridir. Parlamenter rejim, başkanlık sistemi yahut yarı başkanlık sistemi... Bunların her birinin bilimsel olarak tek bir anlamı vardır ve asıl nitelikleri tektir, biriciktir.[7]

Siz hiç Türk tipi üçgen duydunuz mu?
Ya da Türk tipi asal sayı, Türk tipi kardiyoloji... Duyamazsınız. Çünkü bilim evrenseldir ve bilimin ortaya koyduğu sonuçlar insanlığın ortak aklı olarak evrenselleşmiş, ulusal hukuk sistemlerinde karşılık bulmuştur.

Öyleyse insanlığın ortak aklının ürünlerinden biriyle sıkı sıkıya örtüşen ve Osmanlı'ya kadar dayanan 150 yıllık bir mücadele öykümüz olan parlamaneter rejimi ısrarla savunmaktan başka seçeneğimiz yok gibi görünüyor.


Bendeniz Üçüncü Şahıs...
Hayırlara vesile olmanız dileğiyle.


(İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Cumhuriyetçi Hukukçular Kulübü'nün çıkarttığı "Yurttaş" dergisinde yayımlanan bu yazım, blog için güncellenmiş ve genişletilmiştir.)



Kaynakça:


[1] Kadir Has Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi, “Türkiye Sosyal-Siyasi Eğilimler Araştırması”, İstanbul 2016

[2] Prof. Dr. Meltem Dikmen Caniklioğlu, "Seçimin Rasyonel Değerlendirmesi”, Cumhurbaşkanlığı Seçimi Paneli, 21 Haziran 2014

[3] Kemal Gözler, "Anayasa Hukukuna Giriş", Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, Dördüncü Baskı, 2004, s.82-110


[4] “Türkiye’nin Yönetim Sistemi Fiilen Değişmiştir”, Hürriyet gazetesi haberi, http://www.hurriyet.com.tr/turkiyenin-yonetim-sistemi-fiilen-degismistir-29815380, Son Erişim: 15 Şubat 2017
[5] Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, “Partili Cumhurbaşkanı Ne Demek?”, Aydınlık gazetesi, 20 Kasım 2016
[6] Prof. Dr. Nur Vergin, “Genel Oy Kapsamında Cumhurbaşkanı”, Türkiye Günlüğü, 1991, s.137.

[7]
Prof. Dr. Meltem Dikmen Caniklioğlu, “Seçimin Rasyonel Değerlendirmesi”, Cumhurbaşkanlığı Seçimi Paneli, 21 Haziran 2014







Bu gadget'ta bir hata oluştu

E-posta ile takip et