29 Mayıs 2016 Pazar

Türk Hatice, İstanbul'un Fethini Kutluyor

Selam Ordaki,

İngiliz malı perdelerin arasından sızan Tanrı malı bir Güneş, Hatice’nin biyolojik uykusunu sona erdirdi. Fransız balkonlu ama mutlaka Selçuklu motifli bir apartmanın arabeskliği içinde güne merhaba diyen Hatice,  29 Mayıs İstanbul’un fethini kutlamak için yola koyuldu. Japonların yaptığı köprülerden Alman malı arabasıyla geçti…



Sıcak işgal yorucu ve pahalı bir işti. ‘Dünyayı sürüngenlerin yönettiğini’ tartışan insanların arasında yolunu bulan sömürgenler, soğuk işgalin dayanılmaz hafifliğini hissedeli yarım yüzyıl olmuştu. Televizyonlar, üniversite sempozyumları, gazeteler, meclisler, söyleşiler tek bir ağızdan “Küreselleşen dünyanın gerekleri” adı altında kaçınılmaz birtakım şeyler olduğunu geveliyordu.

Sıcak işgallerin bile yok edemediği kültürler, uygarlıklar; yarım yüzyılda Batı’nın müzelerinde sergilenen bir cam sürahiye dönüştüler.
Uygarlıkların ve kültürlerin sahibi insanlar ise, kendisini işgal için gönüllü bir işgal ordusuna…

Toplum bir dolap beygirine dönmüştü. Bir döngü içinde dönmeyi bırakıp hani ya ileriye yürüse, ipini koparıp salınacaktı da farkında değildi.

Tecavüze uğruyordu.

Daha kötüsü, tecavüz ediyordu.

Kilolarca mermiyi kucaklamış Türk kadını, Ahmet amcanın reyting soslu dertleri altında eziliyor, ‘Kadın kuşağı’ denen bir hakarete maruz kalıyordu.

Dövülüyordu, sövülüyordu, eziliyordu, orda da ırzına geçiliyordu…
 Dağ gibi kadınlar, ekranlarda bir erkek tarafından sere serpe yere yatırılıyordu.

Sabah ‘elektriği alamayan’ kaldıysa, akşam kuşağı vardı ya… Sistem, toplumla rövanşını yapıyordu.



Kültür mü?

Sanat mı?

Gece geç saatlerde kırk dakikalık bir ‘reklam arası’ olmuştu…
Kitap fuarları hınca hınç doluydu, entrika serileri indirime girmişti…
Heykele rağbet çoktu, bir kısmı çıplak yapılarak ‘ahlak bozmuştu’…

Türk Hatice, pek çok şeyini kaybetmişti ama bugün 29 Mayıs’tı, sanki fatih kendisi imiş gibi 563 yıl önceki İstanbul’un fethini kutluyordu.

Orhan Veli’ye inat gözleri açıktı; ve yine ona inat, İstanbul’u ne dinliyor, ne görüyordu.

Dokunduğu kendi değildi, gördüğü başkasınındı, aldığı bir parça kendisinindi, verdiği hiç kendisinin olmamıştı.

Derken; bir kalem, belki hiç okunmamak üzere tarihten bir söze tekrar ses verdi:

“Bilinen bir gerçektir ki, tarih bir milletin; kanını, hakkını ve varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Bu nedenle, örtülerle gizlenerek vatanımız ve milletimiz aleyhine verilen hüküm ve kanaatler, muhakkak iflasa mahkumdur. Bütün iğrenç zulümlerden, bedbaht acizlerden ve tarihimize reva görülen haksızlıklardan üzüntü duyan milli vicdan, sonunda uyanış haykırışını yükseltmiş; Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk-u Milliye, Müdafaa-i Vatan ve Reddi İlhak’larla örgütlenmiştir. Kutsalların korunmasını sağlamak için beliren milli cereyan, artık, bütün vatanımızda bir elektrik şebekesi haline girmiş bulunuyor. İşte bu kararlı şebekenin oluşturduğu yiğitlik ruhudur ki, mübarek vatanı ve milletin kutsal varlığını kurtarma ve korumaya dayanan son sözü söyleyecek ve kararını uygulattıracaktır.”

***

Bendeniz Üçüncü Şahıs,
29 Mayıs İstanbul’un fetih yıldönümünü, içi boş ecdad edebiyatıyla değil, içtenlik ve farkındalıkla kutluyorum.


 Bu yazı, Ulus Gazetesi'nde bana ayrılan köşede yayımlanmıştır.  

(Twitter: @selamordaki)
(Facebook: Ulus Gazetesi)



23 Mayıs 2016 Pazartesi

Avrupa'nın Keşfi

Selam Ordaki,

Başlığı görenler şaşıracaktır. “Avrupa’nın keşfi mi? Amerika değil miydi yahu o?” diye soru işaretleri ekilecektir akıllarına.
Fakat başlık, bir dalgınlığın sonucu değildir. İlkokul sıralarından beridir öğrendiğimiz Batı merkezli tarihe ve Batı’nın gözünden kendimize bakıyor olmamıza karşı bir başkaldırıdır.

Batılılar gitmeden önce Amerika’da yaşam yok mudur?
Vardır; hem de doyasıya bir yaşam…

Amerika yerlileri olan Aztekler, İnkalar ve daha fazlası için Amerika keşfediliyor değildir kuşkusuz. Batılılar için keşif olan yer, onlar için evdir.

Amerika yerlileri için keşfedilen şey ise Avrupa’dır.

Ancak bugün, Batılılar tarafından korkunç bir şekilde yok edilmiş olan bu uygarlıkların günümüz coğrafyalarında bile, keşfedilen yer olarak Amerika kabul edilmeye devam ediliyor.

***
Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfedip ülkesine geri döndüğünde beraberinde getirdiği pek çok şey vardı. Renkli papağanlar ya da anavatanı Amerika olup sonradan Avrupa’yı da sevecek olan domates, patates gibi çeşitli bitkiler, kısacası Amerika’ya özgü birçok şey…

Bunca şeyin arasında birkaç sikke basmaya yetecek kadar az miktarda altın kamaştırmıştır Avrupalıların gözünü. Bir anda Kolomb’un gittiği Yeni Hindistan’daki (Böyle adlandırılıyordu o zamanlar) altın tarlaları efsaneleri dolaşmaya başlamıştır.

Öyle bir yerdir ki Kolomb’un gittiği yer, toprağın hemen altında plakalar halinde altın madeni bulunmaktadır!..

Bu dedikodular, soyluları cezbetmekle kalmamış, başta İspanya’nın olmak üzere Avrupa’nın bütün işbilir suçlularını da kendine çekmiştir.
Tecavüzcü, hırsız, katil, gaspçı ne kadar suçlu varsa, bu madenleri ele geçirmek üzere donatılmış gemilere binerek Amerika kıtasına doğru denize açılmışlardır…

Bu süreç, azılı suçlulardan tarihi kahramanlar yaratmıştır.

***

Avrupalılar, Amerika’ya gittiklerinde, eğer savaşmadan ilerliyorlarsa, pek çok yerli kabile tarafından “Tanrı misafiri” olarak kabul edildiler. Yerlere kadar eğilerek saygı duydukları bu yabancı misafirleri, büyük bir özenle konuk etti yerliler.

Ancak garip bir şey vardı…




Neredeyse eteklerini öpecek kadar kutsal gördükleri bu Tanrı misafirleri, altın görür görmez ipi kopmuş kuduz köpeklere dönüyordu.

Yerliler, Avrupalılar talep bile etmeden altın hediyeler vermişti; ama Avrupalılar, bu altınlar için birbirine kılıç çekecek kadar deliye dönmüştü.

Yerliler anlam veremedi.

Bir avuç altını, onca kutsal şeyden daha değerli bulan bu yabancıları anlamadılar. Anladıklarında ise vakit çok geçti, yok oldular…

Ama yerliler haksız değil. Avrupalılar için değerin tek ölçütü altın iken, onlar için değerin ölçütü Tanrı’ydı, doğaydı, kültürdü, gelenekti. Avrupalıların değeri olan altın, kana ve savaşa neden oluyorken; yerlilerin kendi değerleri huzura ve barışa olanak tanıyordu.

***

Bundan 500 yıl sonra, 21. yüzyılda işler tüm dünyada değişmiş gibi görünüyor.

 “Küreselleşme” için yapılan reklamlar, deterjan reklamları ile yarışır durumda. Akademik çevrelerde “Küreselleşmenin gereği” olarak bazı “olması gerekenler” sıralanıyor. “Küreselleşme”nin kaçınılmaz bir şeymiş gibi sunulduğu bu ortamda, değerin tek ölçüsü, ‘vah vah’lar ettiğimiz sömürgeci tarihindeki gibi para pul! 

Para getiren şey iyi, parası olan güçlü, para vaat eden meslekler geleceğin mesleği…

Okullar, ülke için bilinçli yurttaş ve dünya için erdemli insan yetiştirme vasfını birçok ülkede yitirmiş durumda. Adeta şirketlere personel yetiştirmenin salt aracı haline gelen okullar, ayağı yere basmayan kuşaklar yetiştiriyor.

Ve biz, bu şartlara göz yumuyoruz.

Sempozyum adı altında şirket genel müdürlerinin küreselleşmeye övgülerini dinliyor, 3 ay sonra çöpe gidecek yaz albümlerini sanat sayıyor, böyle yetişmeyi, yetiştirilmeyi ve yetiştirmeyi kabul ediyoruz.

Sonra da gün geçtikçe insanların daha kötü olduğundan, suçların arttığından, savaşların bitmediğinden ve çok fazla kanın döküldüğünden şikayet ediyoruz…



Bendeniz Üçüncü Şahıs,
Sadece şikayet etmek istemiyorum. Tarihe gömülmüş Kızılderililere, İnkalara, Mayalılara ve daha nicesine soluk olmak istiyorum.

Hiç verilmemek üzere...






Bu yazı, Ulus Gazetesi'ndeki köşemde yayımlanmıştır.





4 Mayıs 2016 Çarşamba

Türklüğün Laiklik ile İlgisi

Selam Ordaki,

TBMM Başkanı’nın anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinden olan ve 2. Maddesinde yer alan laiklik ilkesine yönelik karşıtçı sözleri, her görüş ve inançtan insanıyla Türk ulusunun tamamına yakınında yoğun bir tepkimeye yol açtı.

Sivil toplum örgütleri başta olmak üzere geniş halk kitleleri, açıklama ve eylemleri ile tepkisini göstermekten geri durmadı.

Bunun üzerine AKP saflarından gelen “Anayasa çalışmamızda laiklik ilkesi var” açıklamalarından sonra, halkımız rahatlamış gibi duruyor. Peki laik kazanımlar, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yalnızca “laiklik ilkesi” ile mi sınırlıdır?

***

Anayasalar, ‘kaynanam da mutlu olsun’ anlayışıyla gelişi güzel yazılan içi boş metinler olmaktan çok uzaktır.  Anayasalar, hem insan aklının ortak ürünlerinin ifade bulduğu, hem de ülkelerin kendi içlerinde mücadelesini verdikleri kanunlaştırma hareketlerinin iz bıraktığı en üst nitelikteki hukuki metinlerdir.

Dolayısıyla T.C. Anayasası’na laiklik ilkesinin nasıl girdiğini ve orada kendini nasıl koruduğunu anlamak için, insan aklının hangi ortak ürününün ve Türkiye sınırları içerisinde verilen hangi kanunlaştırma mücadelesinin bunu sağladığını iyi irdelemek gerekir.

***

Din temelli yönetilen Osmanlı Devleti’nde, egemenlik kayıtsız şartsız padişahındı.

Bu durum, egemenliği işletmek noktasında tek bir hassasiyet yaratıyordu: Padişah, egemenliği öyle bir yöntemle kullanıyor olmalıydı ki, devlet işlemeyi sürdürebilsindi.

Ümmet odaklı yönetilen Osmanlı Devleti’nde, bunun doğal sonucu, farklı dinden ve dinsel kültürden insanlara farklı muamele olmuştur. Bunun sonucunda farklı ‘hukuki kimlik’ler doğmuş ve Osmanlı’da hukuk çokbaşlılığı oluşmuştur.

Hıristiyan ile Müslüman’a uygulanan hukuk aynı değildir. Bu farklılık, kimliklerin iyice ayrıştığı evrede Batılıların iç işlere müdahale etmesine yol açarak, gayrimüslimlere ayrıcalıklar verilmesini sağlayacak ve Osmanlı’nın sonunu getiren nedenlerden biri olacaktır…

Şeriat mahkemeleri, kapitülasyonlar sayesinde kurulan konsolosluk mahkemeleri ve cemaat mahkemeleri ile Osmanlı hukuk sistemi, çokbaşlıdır (rechtpluralist). Farklı mahkemelerde farklı usullere göre yargılamanın gerçekleşiyor olması, toplum içindeki ‘adalet’ anlayışının birlikteliğini de yok edecektir.

Herkes için ‘adil’ olan artık farklıdır.

***

Osmanlı’dan farklı bir nedenle Batı toplumları da yıllarca hukuk çokbaşlılığı ile mücadele etmişti. Yönetim geleneği feodal (derebey) olan Batı toplumlarında, örgütleniş aşamasında ‘merkeziyet’ bunalımı yaşanmıştı.

Merkezi idarenin yokluğu ya da güçsüzlüğü nedeniyle, hukuk ‘yerel’ kalmış ve merkezileşememiş, Batılı ülkelerin genelinde birden fazla hukuk alanı doğmuştu.

Örneğin Almanya’nın doğusunda ve kuzeyinde Roma hukuku ile yerel hukuk bir arada uygulanırken, geriye kalan Alman halkının %33’ü Roma hukukuna, %43’ü Prusya hukukuna, %7’si Saksonya hukukuna, %17’si Fransız hukukuna uyruk olarak adalet aramaktaydı.

Modern kanunlaştırmalar yapılmadan önce Alman hukuk dili Almanca değildi; Almanca, Latince,  Fransızca, Yunanca ve yerel Alman dillerinden oluşmaktaydı.

Yine İsviçre’de de durum benzerdir. İsviçre’nin bugünkü topraklarında birbirinden bağımsız olarak bulunan kantonlar, birleşerek İsviçre’yi oluşturmuş ve nihayetinde hepsi kendi kanton hukukunu uygulamaya başlamıştı. Bu durum da Almanya’da ve diğer uygar uluslarda olduğu gibi modern kanunlaştırma hareketleri ile çözülmüştür.

Toplum yapısının feodal olduğu Batılı uluslarda, hukuktaki çok başlılığın nedeni bu feodallik olduğu için, hukuktaki çokbaşlılığın çözülmesi ‘tek’ ve ‘merkezi’ bir hukuk sisteminin doğmasını sağlamıştır. Bugün Almanya’da da, İsviçre’de de Medeni Kanun, Ceza Kanunu, Anayasa gibi hukuki normlar ‘ulusal’dır, ‘tek’tir.

***

Osmanlı Devleti’nde miras kalan hukuk çokbaşlılığının nedeni ise din temelli millet anlayışı olan ‘ümmetçilik’tir. 
Cumhuriyet Devrimi, bunu ‘laiklik’ ile çözmüştür. Hukuk çokbaşlılığı sona ermiş, modern, tek, ulusal kanunlar yapılmıştır. Bunu yapmayı sağlayan itenek ise “Türk ulusu” düşüncesidir.
 
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denir” düşüncesi, ayrım yapmaksızın tüm ulus için geçerli bir hukuk sistemi inşa ederek, örneğin laikliğin yüreği diyebileceğimiz Türk Medeni Kanunu sayesinde her inançtan ve kökenden insanı tek bir nikahla evlendirerek, hukuktaki çokbaşlılığı ortadan kaldırmıştır.

Kimse inancına, inançsızlığına, dinine ya da mezhebine göre sınıflandırılamaz; çünkü herkes Türk ulusunun parçasıdır düşüncesi, din temelli hukuki ayrımları ortadan kaldırma isteğini doğurarak laikliği bu topraklara mıhlamıştır.

İşte tam da bu yüzden hem laiklik yanlısı olduğunu söyleyip hem “Türk ulusu” kimliğine saldıranların, “ümmetçilik” önündeki en büyük iki engelden birini kaldırdıklarını görmeleri gerekiyor.

Yeni Anayasa taslağında “laiklik” olmadığını duyunca hararetlenen ulusumuzun da, Yeni Anayasa taslağında “Türk”ün olmaması ihtimalini hangi düzlemde ele alması gerektiğini görmesi gerekiyor.
 
Bölücüler mutlu, egemenliğin kaynağını tekleştiren “Türk ulusu” yok, ırkçı ve bölgeci egemenlik arayışları var…
Ümmetçiler mutlu, ümmetçiliği engelleyen laik ve ulusal hukuk sisteminin harcı “Türk ulusu” yok, dinci ve mezhepçi örgütlenme arayışları var…



Bendeniz Üçüncü Şahıs,
Biz de varız.


Bu yazı, Mayıs 2016'da Ulus Gazetesi'nde bana ayrılan köşede yayımlanmıştır. Kurtuluş Mücadelesi'nin sesi olan Ulus Gazetesi'nin eski adı Hakimiyet-i Milliye'dir. Eminim herkes bilmektedir...
Ulusumuzun yeniden sesi olmak isteyen Ulus Gazetesi'ni Facebook ve Twitter'dan takip edebilirsiniz.

Ulus Gazetesi Facebook Sayfası için: Buraya tıklayın.


Yazı için kullanılan kaynaklar:


[1] İsmail Kahraman, AY-BİR-Yeni Türkiye Konferansları, 6. Konferans, 25.04.2016.
[2] ‘Yurtta TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın laiklik sözlerine tepki’, DHA haberi, 27.04.2016.
[3] Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt, ‘Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi’, TTK Yayınları, Ankara, 2010, sf.49-50.
[4] Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt, ‘Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi’, TTK Yayınları, Ankara, 2010, sf.50.


[5] Mahmut E. Bozkurt’un Esbabı Mucibe Layihâsı, ’Mahmut Esat Bozkurt Anısına Armağan’, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul, 2008, sf.110
[6] Mahmut E. Bozkurt’un Esbabı Mucibe Layihâsı, ’Mahmut Esat Bozkurt Anısına Armağan’, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul, 2008, sf.110-111
[7] A.g.e., sf.24
[8] Ag.e., sf.111



Bu gadget'ta bir hata oluştu

E-posta ile takip et