9 Mart 2016 Çarşamba

Türk Kadını ''Hanım'' mıdır ''Avrat'' mı?


Selam Ordaki!

Doğduğumuz, doyduğumuz, büyüdüğümüz hep o...
Bugünlerde dövdüğümüz, sövdüğümüz, kovduğumuz da hep o...
Kadın!

                Doğmuş ya da ölmüş uygarlıkların tümüne bakın; pek azında kadına Türkler kadar yer vermiş bir tarih ve kültür bulacaksınız.
                                                                       
                Batı uygarlığının temellerini dayandırdığı Roma İmparatorluğu, çağının çok üstünde bir uygarlık olarak bugüne bile yön vermesine rağmen, kadına hiç değer vermemiştir. 

Roma erkeklerini doğuran odur, büyüten odur, besleyen odur; fakat kendisi ne kadar soylu ve özgür olursa olsun, “peter familias” denen aile babalarının tutsağı olmaktan kurtulamaz. Bu aile babaları, evlendiği, doğurduğu, doyurduğu, büyüttüğü erkek hısımlarından başkası değildir.
Kadınlar, hiçbir eylemini onlar olmadan gerçekleştiremezler, çünkü Roma’ya göre kadın, kendi başına iş görecek yetiye sahip değildir.                                                                                

                Pusulayı biraz kenara çekip Yunanistan’a, yani Helen’e  vardığınızda durumun değişmediğini görürsünüz. Ki Batı toplumu, temellerinin diğer büyük kısmını da Helen’e dayandırmaktadır.

                Orada da tıpkı Roma’da olduğu gibi tüm siyasi ve askeri güç, erkeklerin elinde bulunmaktadır.

Kadınların adeta sahibi olan erkek hısımlarına “Kyrios” denmekte ve kadınlar, bir erkekle evlenecekleri zaman bile nikahlarını yalnız başlarına kıyamamaktadır. Evlilik, kadını baskısı altında tutan “Kyrios” (baba, erkek kardeş, oğul vb.) ile damat arasında yapılan bir anlaşma ile gerçekleşmektedir. Yani kadının, evlilik töreni sırasında bile söz hakkı yoktur. Böyle bir uygarlık anlayışında kadınlar -ister evli, ister bekar olsun- eve kapanmakta ve dışarı çıkarak toplumsal hayata karışmayı akıllarından bile geçirmemektedir.
                                                                                     

                Arap kültüründe ise  –İslam’dan önce de, sonra da...- tıpkı eski Batı uygarlıklarında olduğu gibi kadın, yasaklı, kusurlu, sakınılması gereken bir varlık olarak görülürdü. Arapçadan dilimize de geçmiş olan ve kadınlar için kullanılan “avrat” sözcüğünün Arapçada “kabalık, kusur, yasaklı” sözcüğünün çoğulu olması, Arap kültüründe anlayışın ne yönde olduğunu gösterecektir. Araplara göre kadın, bir kusurlar, yasaklar, kabalıklar toplamıdır. 
                                                                                       
 

                Aynı dönemde ve sonrasında (üstelik Tunç Çağı’ndan sonra kadın-egemen toplumlarda bile erkek-egemenlik baş göstermesine rağmen) Türklerde durum tam tersidir.
Göktürk Hakanı Gültekin Han, devlet yönetimini eşi Kutlulu Sultan ile paylaşmaktadır.

Roma’da, Helen’de ve Arabistan’da olanın tam tersine Türklerde kadın yetkindir. Bu yüzden eğitilir, eğitir, savaşır, ordu kurar, devlet yönetir, kendi namusundan bir başkası değil yalnızca kendisi sorumludur, erkekle aynı yerde bulunur ve aynı işleri yapar.
                Ünlü coğrafyacı al-Balhi, “kitâb al-bad va’l-tarih” adını taşıyan eserinde Türklerde kadın ve erkeğin eşit olduğunu söyler ve  12. yüzyılda bile, kadınların erkeklere evlilik teklifi edecek kadar özgür olduklarını aktarır.

                Türklerin İslam’ı kabul edişinin 12. yüzyıldan çok daha önceye dayandığı ve Osmanlı’nın yaklaşık son 300 yılının haricinde Türk kadınının tüm devirlerde önemli yere sahip olduğu göz önünde bulundurulursa, kadının toplumsal yaşamdaki değerinin azalmasının din değişimi nedeniyle değil, bir kültür yozlaşması nedeniyle olduğu anlaşılacaktır. Karahanlılar’dan başlayıp Selçuklulara ve oradan da Osmanlı’nın ilk dönemlerine kadar yüzyıllar boyunca İslamlık, Türk kültürünü ve kadınını başkalaştırmamıştır. Türkler, onca yüzyıl boyunca Türk olarak din yaşamışlardır.

Kültürün ve kadının başkalaşmasına yol açan durum, Osmanlı’nın son 300 yılında şaha kalkan Arap özentisi dinci anlayıştır. Kurtuluş Savaşı ile başlayan Türk Devrimi ile Türk kadını, Anadolu’nun bağrında saklı tuttuğu kadınlığını cephelere, yaylalara dökerek yeniden göstermiş, tırnakları ile bu bilinci yeniden kültürümüze kazımıştır.


                                                                                     
                Nitekim Türklerde kadına hitap ediş şekli olan “Hanım” sözcüğü, Türk hükümdarlarına verilen “Han” ünvanından gelmektedir. Rivayet o ya, bir gün bir Türk hükümdarının, eşini göstererek “Ben sizin Han’ınızım, bu da benim Han’ım”  demesiyle bu sözcük Türk kadını için bir saygı ve güç göstergesi olmuştur.
Öyleyse soru bellidir!

Türk kadını Araplaşarak ve başkalaşarak “avrat” mı olacaktır, yoksa kendisi olarak kalarak “Hanım” mı?


Bendeniz Üçüncü Şahıs,
Ülkemin ve dünyamın bütün kadınlarının, üzerimizde emeği bulunan ellerini öpüyorum...
Devam edecek.





Yukarıdaki yazı, Ulus Gazetesi'nin Mart ilk hafta sayısının bana ayrılan köşesinde yayımlanmıştır. Blog için güncellenmiştir. Mustafa Kemal'in kurduğu Ulus gazetesi, hepimizin mirası ve emanetidir.
Sahip çıkarak yaşatmak için Facebook'tan sayfayı beğenebilir, basılı gazeteye abone olabilirsiniz.

Lütfen eleştirin ve yorumlarınızı iletin!

İletişim: selamordaki@hotmail.com
Twitter: twitter.com/selamordaki

Bu gadget'ta bir hata oluştu

E-posta ile takip et