5 Ağustos 2016 Cuma

İki Sanatçı 21 Yıllık Bir İlişkiyi Bitirirse...

Selam Ordaki,

Eskiden...
Birkaç yıl önce...

Bu bloğun kıyısında köşesinde sadece düşünce yazıları bulunmazdı. Fakat yaşadığımız ülke tam anlamıyla bir "Son Dakika!" ülkesine dönüşünce çok okur, çok düşünür, düşündüğünü de biraz yazar oldum. Takip edenler biliyor.

Kendimi kırılgan hissettiğim günlerden birinde, beni derinden sarsan bir 'ayrılık hikayesi'ni öğrenince, paylaşmadan edemedim.

Uzunca bir süre sonra düşünce dışında bir şey paylaşmak istiyorum sizinle...

Bir 'aşk' hikayesi değil fakat bu.
Bu bir 'ayrılık' hikayesi...




Yaşadığımız çağın belki bir Leyla ile Mecnun'u değil ama; mutlaka ona benzer bir şey! Marina Abromovic adlı Sırp beden sanatçısı ile Ulay* adlı Alman beden sanatçısının aşkı ve ayrılığı bu...

***

İki sanatçı, 21 yıl süren birliktelikleri boyunca beraber yaşadılar. Pek çok insanın bir yıl, bilemediniz bir buçuk yıl sonra 'işkence' olarak görmeye başladıkları aşkı, hiç söndürmeden 21 yıl boyunca yüreklerinde tertemiz taşıdılar...

Yetmedi!
21 yıl boyunca işlerini aşklarına kattılar, beraber sanat yaptılar. Sanat tarihine KOCAMAN HARFLERLE geçecek işler ortaya koyarak üstelik.


Ve 21 yıl sonra...
Yıllarca yapmak istedikleri iş için izin alabildiler sonunda! 6000 km uzunluğundaki Çin Seddi'nin iki ucundan yürümeye başlayacaklar ve ortada birbirlerine tekrar kavuşacaklardı.

Fakat Ulay, tam o günlerde Marina'yı bir başkasıyla aldattı.

Diğer bir deyişle, Marina olmayan biriyle kendi vücudunu paylaşabildi.
Ve kadın, hamile kaldı.



Bunun üzerine ayrılık kararı verdiler. Ama yine de bu işi yapacaklardı! Bu iş, birbirlerini son görüşleri olacaktı. Ömürlerini ve beraber geçirdikleri 21 yılı simgelercesine Çin Seddi'nin iki ucundan ayrı ayrı yürümeye başlayacak, Çin Seddi'nin ortasında nihayet birbirlerine kavuşacak, sarılacak ve sonra ayrılıp yollarına devam edeceklerdi.

Ulay ve Marina Çin Seddi'nde kavuşuyor...

Kavuşana kadar yönleri birbirlerine dönüktü. Bir kez kavuştuktan sonra ise yönleri ayrı düşmüştü artık.

Yani...
"Ayrılık!"

***

Ayrı düşüşlerinden 20 yıl sonra, 2010 yılında, Marina Abramovic New York'ta tarihe geçecek bir işe imza attı. Performans sanatının tarihin tozlu sayfalarına karışmadığını gösterircesine, Modern Sanatlar Müzesi'nde bir sergi açtı ve sergi hınca hınç dolu kalabalıklar içinde 90 gün sürdü. Müzenin önünde kamp kuranlar bile oldu.



Sergide en dikkat çekici performans, kuşkusuz ki Marina'nınki oldu...
Marina, bir odada ziyaretçileri ile 1 dakika boyunca ''sessizliği'' paylaşıyordu.

Ve odaya, bir ziyaretçi girdi...

20 yıl önce ev sahibi olan bir 'ziyaretçi'...

İşte o görüntüler:






Görüntüleri izledikten sonra bana pek söz hakkı kalmayacak.

Bir Marina'nın gözleri var artık...

Bir de Sabahattin Ali'nin şu sözleri:
"Kendisinden daha dün ayrılmış gibi taze bir hasret duydum."*




Bendeniz Üçüncü Şahıs,
Bazen bazı şeyler devam etmiyor...

(Merak edenler için: Ulay, Marina'yı aldattığı kişiyle hayatını birleştirmişti zaten. Marina ile yıllar sonra 1 dakika sessizliği paylaştılar. Çığlık çığlığa bir sessizliği...

Ve yollarına devam ettiler...

Çin Seddi'nde başladıkları ayrı yönlerdeki yollarına...)




(Twitter'dan beni takip edebilirsiniz: Üçüncü Şahıs)







---
*Ulay, tam adıyla,
Frank Uwe Laysiepen*Alıntı, Kürk Mantolu Madonna'dan...

















19 Temmuz 2016 Salı

İdam Gelmeli mi? Gelmemeli mi?

Selam Ordaki,

Geçtiğimiz Cuma akşamı yaşanan olaylar için yorum yapmak istemiyorum. Araştırmacı Gazeteci Banu Avar, bu konuda iyi bir yazı yazdı. Daha iyisini yazmak biraz zor görünüyor. Buyrun buradan tık. 

Bu olaylardan sonra özgürlük diye diye palazlanan "cemaat" yapılanmalarının, kendi çıkarları için dini-vatanı bir kenara bırakıp nasıl birer kıyma makinesi gibi hareket ettiklerini de gördük... 
Bu olaylardan sonra insanlarımızın ne kadar vahşileşebileceğini de gördük...


Ve bir tartışma başladı!

İdam gelmeli midir?
Yoksa gelmemeli mi?

Önce şuna bakalım, şu anda darbenin cezası nedir:


"Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar." (Türk Ceza Kanunu, md. 309)

Yanisi,
Darbenin cezası, günümüz hukukunun en ağır cezası olan "ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası"dır.

Ama toplumda bir tartışma başladı. Darbecilere bu kanunun uygulanmaması isteniyor. İdam getirilsin, darbecilerin hepsi asılsın, onları hapiste beslemeyelim gibi savlarla darbecilerin idam edilmesi isteniyor.

Tane tane açıklayacağım o yüzden:

1) "Yaşam hakkı" insanın en vazgeçilmez ve en dokunulmaz hakkıdır. Bu haktan kimse vazgeçemez ve bu hakka kimse dokunamaz.

2) Hukukun temel ilkelerinden biri, "kanunsuz suç ve ceza olmaz"dır. İşlenmesi mümkün suç ve bu suçların hak ettiği cezalar kanunda tanımlanmıştır.

Bu ilke, kanun karşısına çıkacak kişilere keyfi ceza verilmesini önler. Tüm kişilere hukuki güvenlik sağlar, çünkü ne yaparlarsa ne ceza alacakları bellidir. Kimse kafasına göre suç tanımı yapıp, kafasına göre ceza veremez. Darbecilerin işledikleri suçun cezası tanımlıdır. 

3) Yeni bir kanun çıkartılıp idam gibi yeni bir ceza getirilecek olsa bile, "kanun geriye yürümez" ilkesi gereğince yeni kanun eski olay için yürütülemez. Çünkü aksi halde "kanunsuz suç ve ceza olmaz" ilkesinin amacı çiğnenmiş olur, kişiler için keyfe göre cezalar vermek amacıyla yeni kanunlar yapılarak hukuk delinir. Kişiye ve olaya göre 'kişisel' kanunlar yapılmaya başlanır. Kimisine daha az ceza, kimisine daha fazla...
Olur mu böyle bir şey?

4) Ceza, bir öç alma mekanizması değildir. Hukuk, çivili bir beyzbol sopası değildir.

5) Saydığım tüm bu ilkeler, en aşağı 2500 yıllık bir hukuk tarihinin ürünüdür. Çiğnenmeleri, 2500 yıl geriye giderek davranmakla eşdeğerdir.

6) Türkiye Cumhuriyeti'nin imza attığı milletlerarası sözleşmeler idam cezasını yasaklamaktadır. İdam ile ilgili kanun çıkartılsa bile, milletlerarası sözleşmeler kanunla eşdeğerdedir.
Ve kanun ile milletlerarası sözleşmelerin çatışmaları halinde milletlerarası sözleşme üstündür, o uygulanır.

İdam kanunu çıkartılırsa uygulanamayacaktır. Uygulanırsa, imza attığımız milletlerarası sözleşmelere aykırı davranılmış olunur. Tüm dünyada korkunç bir prestij kaybı yaşanır ve hatta çeşitli yaptırımlar için fırsat verilmiş olunur.

7) İdam cezası, suçları önlemekten ziyade, suçları daha temkinli işlemeye sevk eder. Yakalanırsa ve başarısız olursa idam edileceğini bilen suçlu, yakalanmamak ve başarısız olmamak için tüm yollara başvurur. Özellikle de darbe gibi meşruiyet kavgalarında, idamın 'caydırıcı' olmasını beklemek akıl karı değildir.

8) Çok sık olmasa da, bazen kişiler 'aklanabilir'. Yani suçsuz oldukları anlaşılabilir ve haksız yere ceza verilmiş olunabilir.
İdam cezasının geri dönüşü yoktur. Kişi idam edildiğinde öleceği için, suçsuz olduğu ortaya çıkarsa bu cezanın telafisi yoktur.

9) Ve en önemlisi: Temel hak ve özgürlükler, en çok kriz anlarında korunmak için yaratılmış kavramlardır. "Şu anda kritik dönemdeyiz, darbe yapılmaya çalışıldı, meclis bombalandı" diyerek temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesi kabul edilemez.


Hukuk, herkesin menfaatlerini korur. Bu herkesin için de ben de varım, sen de varsın, darbeci de var. 
Bir gün herkes suçlu durumuna düşebilir. Düşerse ne ceza alacağını bilir.

Hukukun bir diğer işlevi vicdanı rahatlatmak ve toplumsal barışı korumaktır. Ama buradaki vicdandan kasıt, hissedebileceğimiz en büyük nefreti tatmin etmek değildir.
Hukuk bir öç alma mekanizması olarak kullanılamaz.
Hukukla mastürbasyon yapılmaz. Hukuk, bir tatmin aracı değildir!

Bunu bilerek davranalım ve ucu bir gün bize dokunacak "hukuksuzluk"lara taviz vermeyelim.
Anayasanın, yasaların ve milletlerarası sözleşmelerin uygulanmadığı bir devlet, hukuk devleti olma vasfını yitirir. Dolayısıyla çağdaş bir devlet olma vasfını yitirir.

Umarım açıklığa kavuşmuştur.





Bendeniz Üçüncü Şahıs,
Devam eder herhalde...


twitter.com/selamordaki








29 Mayıs 2016 Pazar

Türk Hatice, İstanbul'un Fethini Kutluyor

Selam Ordaki,

İngiliz malı perdelerin arasından sızan Tanrı malı bir Güneş, Hatice’nin biyolojik uykusunu sona erdirdi. Fransız balkonlu ama mutlaka Selçuklu motifli bir apartmanın arabeskliği içinde güne merhaba diyen Hatice,  29 Mayıs İstanbul’un fethini kutlamak için yola koyuldu. Japonların yaptığı köprülerden Alman malı arabasıyla geçti…



Sıcak işgal yorucu ve pahalı bir işti. ‘Dünyayı sürüngenlerin yönettiğini’ tartışan insanların arasında yolunu bulan sömürgenler, soğuk işgalin dayanılmaz hafifliğini hissedeli yarım yüzyıl olmuştu. Televizyonlar, üniversite sempozyumları, gazeteler, meclisler, söyleşiler tek bir ağızdan “Küreselleşen dünyanın gerekleri” adı altında kaçınılmaz birtakım şeyler olduğunu geveliyordu.

Sıcak işgallerin bile yok edemediği kültürler, uygarlıklar; yarım yüzyılda Batı’nın müzelerinde sergilenen bir cam sürahiye dönüştüler.
Uygarlıkların ve kültürlerin sahibi insanlar ise, kendisini işgal için gönüllü bir işgal ordusuna…

Toplum bir dolap beygirine dönmüştü. Bir döngü içinde dönmeyi bırakıp hani ya ileriye yürüse, ipini koparıp salınacaktı da farkında değildi.

Tecavüze uğruyordu.

Daha kötüsü, tecavüz ediyordu.

Kilolarca mermiyi kucaklamış Türk kadını, Ahmet amcanın reyting soslu dertleri altında eziliyor, ‘Kadın kuşağı’ denen bir hakarete maruz kalıyordu.

Dövülüyordu, sövülüyordu, eziliyordu, orda da ırzına geçiliyordu…
 Dağ gibi kadınlar, ekranlarda bir erkek tarafından sere serpe yere yatırılıyordu.

Sabah ‘elektriği alamayan’ kaldıysa, akşam kuşağı vardı ya… Sistem, toplumla rövanşını yapıyordu.



Kültür mü?

Sanat mı?

Gece geç saatlerde kırk dakikalık bir ‘reklam arası’ olmuştu…
Kitap fuarları hınca hınç doluydu, entrika serileri indirime girmişti…
Heykele rağbet çoktu, bir kısmı çıplak yapılarak ‘ahlak bozmuştu’…

Türk Hatice, pek çok şeyini kaybetmişti ama bugün 29 Mayıs’tı, sanki fatih kendisi imiş gibi 563 yıl önceki İstanbul’un fethini kutluyordu.

Orhan Veli’ye inat gözleri açıktı; ve yine ona inat, İstanbul’u ne dinliyor, ne görüyordu.

Dokunduğu kendi değildi, gördüğü başkasınındı, aldığı bir parça kendisinindi, verdiği hiç kendisinin olmamıştı.

Derken; bir kalem, belki hiç okunmamak üzere tarihten bir söze tekrar ses verdi:

“Bilinen bir gerçektir ki, tarih bir milletin; kanını, hakkını ve varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Bu nedenle, örtülerle gizlenerek vatanımız ve milletimiz aleyhine verilen hüküm ve kanaatler, muhakkak iflasa mahkumdur. Bütün iğrenç zulümlerden, bedbaht acizlerden ve tarihimize reva görülen haksızlıklardan üzüntü duyan milli vicdan, sonunda uyanış haykırışını yükseltmiş; Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk-u Milliye, Müdafaa-i Vatan ve Reddi İlhak’larla örgütlenmiştir. Kutsalların korunmasını sağlamak için beliren milli cereyan, artık, bütün vatanımızda bir elektrik şebekesi haline girmiş bulunuyor. İşte bu kararlı şebekenin oluşturduğu yiğitlik ruhudur ki, mübarek vatanı ve milletin kutsal varlığını kurtarma ve korumaya dayanan son sözü söyleyecek ve kararını uygulattıracaktır.”

***

Bendeniz Üçüncü Şahıs,
29 Mayıs İstanbul’un fetih yıldönümünü, içi boş ecdad edebiyatıyla değil, içtenlik ve farkındalıkla kutluyorum.


 Bu yazı, Ulus Gazetesi'nde bana ayrılan köşede yayımlanmıştır.  

(Twitter: @selamordaki)
(Facebook: Ulus Gazetesi)



23 Mayıs 2016 Pazartesi

Avrupa'nın Keşfi

Selam Ordaki,

Başlığı görenler şaşıracaktır. “Avrupa’nın keşfi mi? Amerika değil miydi yahu o?” diye soru işaretleri ekilecektir akıllarına.
Fakat başlık, bir dalgınlığın sonucu değildir. İlkokul sıralarından beridir öğrendiğimiz Batı merkezli tarihe ve Batı’nın gözünden kendimize bakıyor olmamıza karşı bir başkaldırıdır.

Batılılar gitmeden önce Amerika’da yaşam yok mudur?
Vardır; hem de doyasıya bir yaşam…

Amerika yerlileri olan Aztekler, İnkalar ve daha fazlası için Amerika keşfediliyor değildir kuşkusuz. Batılılar için keşif olan yer, onlar için evdir.

Amerika yerlileri için keşfedilen şey ise Avrupa’dır.

Ancak bugün, Batılılar tarafından korkunç bir şekilde yok edilmiş olan bu uygarlıkların günümüz coğrafyalarında bile, keşfedilen yer olarak Amerika kabul edilmeye devam ediliyor.

***
Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfedip ülkesine geri döndüğünde beraberinde getirdiği pek çok şey vardı. Renkli papağanlar ya da anavatanı Amerika olup sonradan Avrupa’yı da sevecek olan domates, patates gibi çeşitli bitkiler, kısacası Amerika’ya özgü birçok şey…

Bunca şeyin arasında birkaç sikke basmaya yetecek kadar az miktarda altın kamaştırmıştır Avrupalıların gözünü. Bir anda Kolomb’un gittiği Yeni Hindistan’daki (Böyle adlandırılıyordu o zamanlar) altın tarlaları efsaneleri dolaşmaya başlamıştır.

Öyle bir yerdir ki Kolomb’un gittiği yer, toprağın hemen altında plakalar halinde altın madeni bulunmaktadır!..

Bu dedikodular, soyluları cezbetmekle kalmamış, başta İspanya’nın olmak üzere Avrupa’nın bütün işbilir suçlularını da kendine çekmiştir.
Tecavüzcü, hırsız, katil, gaspçı ne kadar suçlu varsa, bu madenleri ele geçirmek üzere donatılmış gemilere binerek Amerika kıtasına doğru denize açılmışlardır…

Bu süreç, azılı suçlulardan tarihi kahramanlar yaratmıştır.

***

Avrupalılar, Amerika’ya gittiklerinde, eğer savaşmadan ilerliyorlarsa, pek çok yerli kabile tarafından “Tanrı misafiri” olarak kabul edildiler. Yerlere kadar eğilerek saygı duydukları bu yabancı misafirleri, büyük bir özenle konuk etti yerliler.

Ancak garip bir şey vardı…




Neredeyse eteklerini öpecek kadar kutsal gördükleri bu Tanrı misafirleri, altın görür görmez ipi kopmuş kuduz köpeklere dönüyordu.

Yerliler, Avrupalılar talep bile etmeden altın hediyeler vermişti; ama Avrupalılar, bu altınlar için birbirine kılıç çekecek kadar deliye dönmüştü.

Yerliler anlam veremedi.

Bir avuç altını, onca kutsal şeyden daha değerli bulan bu yabancıları anlamadılar. Anladıklarında ise vakit çok geçti, yok oldular…

Ama yerliler haksız değil. Avrupalılar için değerin tek ölçütü altın iken, onlar için değerin ölçütü Tanrı’ydı, doğaydı, kültürdü, gelenekti. Avrupalıların değeri olan altın, kana ve savaşa neden oluyorken; yerlilerin kendi değerleri huzura ve barışa olanak tanıyordu.

***

Bundan 500 yıl sonra, 21. yüzyılda işler tüm dünyada değişmiş gibi görünüyor.

 “Küreselleşme” için yapılan reklamlar, deterjan reklamları ile yarışır durumda. Akademik çevrelerde “Küreselleşmenin gereği” olarak bazı “olması gerekenler” sıralanıyor. “Küreselleşme”nin kaçınılmaz bir şeymiş gibi sunulduğu bu ortamda, değerin tek ölçüsü, ‘vah vah’lar ettiğimiz sömürgeci tarihindeki gibi para pul! 

Para getiren şey iyi, parası olan güçlü, para vaat eden meslekler geleceğin mesleği…

Okullar, ülke için bilinçli yurttaş ve dünya için erdemli insan yetiştirme vasfını birçok ülkede yitirmiş durumda. Adeta şirketlere personel yetiştirmenin salt aracı haline gelen okullar, ayağı yere basmayan kuşaklar yetiştiriyor.

Ve biz, bu şartlara göz yumuyoruz.

Sempozyum adı altında şirket genel müdürlerinin küreselleşmeye övgülerini dinliyor, 3 ay sonra çöpe gidecek yaz albümlerini sanat sayıyor, böyle yetişmeyi, yetiştirilmeyi ve yetiştirmeyi kabul ediyoruz.

Sonra da gün geçtikçe insanların daha kötü olduğundan, suçların arttığından, savaşların bitmediğinden ve çok fazla kanın döküldüğünden şikayet ediyoruz…



Bendeniz Üçüncü Şahıs,
Sadece şikayet etmek istemiyorum. Tarihe gömülmüş Kızılderililere, İnkalara, Mayalılara ve daha nicesine soluk olmak istiyorum.

Hiç verilmemek üzere...






Bu yazı, Ulus Gazetesi'ndeki köşemde yayımlanmıştır.





4 Mayıs 2016 Çarşamba

Türklüğün Laiklik ile İlgisi

Selam Ordaki,

TBMM Başkanı’nın anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinden olan ve 2. Maddesinde yer alan laiklik ilkesine yönelik karşıtçı sözleri, her görüş ve inançtan insanıyla Türk ulusunun tamamına yakınında yoğun bir tepkimeye yol açtı.

Sivil toplum örgütleri başta olmak üzere geniş halk kitleleri, açıklama ve eylemleri ile tepkisini göstermekten geri durmadı.

Bunun üzerine AKP saflarından gelen “Anayasa çalışmamızda laiklik ilkesi var” açıklamalarından sonra, halkımız rahatlamış gibi duruyor. Peki laik kazanımlar, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yalnızca “laiklik ilkesi” ile mi sınırlıdır?

***

Anayasalar, ‘kaynanam da mutlu olsun’ anlayışıyla gelişi güzel yazılan içi boş metinler olmaktan çok uzaktır.  Anayasalar, hem insan aklının ortak ürünlerinin ifade bulduğu, hem de ülkelerin kendi içlerinde mücadelesini verdikleri kanunlaştırma hareketlerinin iz bıraktığı en üst nitelikteki hukuki metinlerdir.

Dolayısıyla T.C. Anayasası’na laiklik ilkesinin nasıl girdiğini ve orada kendini nasıl koruduğunu anlamak için, insan aklının hangi ortak ürününün ve Türkiye sınırları içerisinde verilen hangi kanunlaştırma mücadelesinin bunu sağladığını iyi irdelemek gerekir.

***

Din temelli yönetilen Osmanlı Devleti’nde, egemenlik kayıtsız şartsız padişahındı.

Bu durum, egemenliği işletmek noktasında tek bir hassasiyet yaratıyordu: Padişah, egemenliği öyle bir yöntemle kullanıyor olmalıydı ki, devlet işlemeyi sürdürebilsindi.

Ümmet odaklı yönetilen Osmanlı Devleti’nde, bunun doğal sonucu, farklı dinden ve dinsel kültürden insanlara farklı muamele olmuştur. Bunun sonucunda farklı ‘hukuki kimlik’ler doğmuş ve Osmanlı’da hukuk çokbaşlılığı oluşmuştur.

Hıristiyan ile Müslüman’a uygulanan hukuk aynı değildir. Bu farklılık, kimliklerin iyice ayrıştığı evrede Batılıların iç işlere müdahale etmesine yol açarak, gayrimüslimlere ayrıcalıklar verilmesini sağlayacak ve Osmanlı’nın sonunu getiren nedenlerden biri olacaktır…

Şeriat mahkemeleri, kapitülasyonlar sayesinde kurulan konsolosluk mahkemeleri ve cemaat mahkemeleri ile Osmanlı hukuk sistemi, çokbaşlıdır (rechtpluralist). Farklı mahkemelerde farklı usullere göre yargılamanın gerçekleşiyor olması, toplum içindeki ‘adalet’ anlayışının birlikteliğini de yok edecektir.

Herkes için ‘adil’ olan artık farklıdır.

***

Osmanlı’dan farklı bir nedenle Batı toplumları da yıllarca hukuk çokbaşlılığı ile mücadele etmişti. Yönetim geleneği feodal (derebey) olan Batı toplumlarında, örgütleniş aşamasında ‘merkeziyet’ bunalımı yaşanmıştı.

Merkezi idarenin yokluğu ya da güçsüzlüğü nedeniyle, hukuk ‘yerel’ kalmış ve merkezileşememiş, Batılı ülkelerin genelinde birden fazla hukuk alanı doğmuştu.

Örneğin Almanya’nın doğusunda ve kuzeyinde Roma hukuku ile yerel hukuk bir arada uygulanırken, geriye kalan Alman halkının %33’ü Roma hukukuna, %43’ü Prusya hukukuna, %7’si Saksonya hukukuna, %17’si Fransız hukukuna uyruk olarak adalet aramaktaydı.

Modern kanunlaştırmalar yapılmadan önce Alman hukuk dili Almanca değildi; Almanca, Latince,  Fransızca, Yunanca ve yerel Alman dillerinden oluşmaktaydı.

Yine İsviçre’de de durum benzerdir. İsviçre’nin bugünkü topraklarında birbirinden bağımsız olarak bulunan kantonlar, birleşerek İsviçre’yi oluşturmuş ve nihayetinde hepsi kendi kanton hukukunu uygulamaya başlamıştı. Bu durum da Almanya’da ve diğer uygar uluslarda olduğu gibi modern kanunlaştırma hareketleri ile çözülmüştür.

Toplum yapısının feodal olduğu Batılı uluslarda, hukuktaki çok başlılığın nedeni bu feodallik olduğu için, hukuktaki çokbaşlılığın çözülmesi ‘tek’ ve ‘merkezi’ bir hukuk sisteminin doğmasını sağlamıştır. Bugün Almanya’da da, İsviçre’de de Medeni Kanun, Ceza Kanunu, Anayasa gibi hukuki normlar ‘ulusal’dır, ‘tek’tir.

***

Osmanlı Devleti’nde miras kalan hukuk çokbaşlılığının nedeni ise din temelli millet anlayışı olan ‘ümmetçilik’tir. 
Cumhuriyet Devrimi, bunu ‘laiklik’ ile çözmüştür. Hukuk çokbaşlılığı sona ermiş, modern, tek, ulusal kanunlar yapılmıştır. Bunu yapmayı sağlayan itenek ise “Türk ulusu” düşüncesidir.
 
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denir” düşüncesi, ayrım yapmaksızın tüm ulus için geçerli bir hukuk sistemi inşa ederek, örneğin laikliğin yüreği diyebileceğimiz Türk Medeni Kanunu sayesinde her inançtan ve kökenden insanı tek bir nikahla evlendirerek, hukuktaki çokbaşlılığı ortadan kaldırmıştır.

Kimse inancına, inançsızlığına, dinine ya da mezhebine göre sınıflandırılamaz; çünkü herkes Türk ulusunun parçasıdır düşüncesi, din temelli hukuki ayrımları ortadan kaldırma isteğini doğurarak laikliği bu topraklara mıhlamıştır.

İşte tam da bu yüzden hem laiklik yanlısı olduğunu söyleyip hem “Türk ulusu” kimliğine saldıranların, “ümmetçilik” önündeki en büyük iki engelden birini kaldırdıklarını görmeleri gerekiyor.

Yeni Anayasa taslağında “laiklik” olmadığını duyunca hararetlenen ulusumuzun da, Yeni Anayasa taslağında “Türk”ün olmaması ihtimalini hangi düzlemde ele alması gerektiğini görmesi gerekiyor.
 
Bölücüler mutlu, egemenliğin kaynağını tekleştiren “Türk ulusu” yok, ırkçı ve bölgeci egemenlik arayışları var…
Ümmetçiler mutlu, ümmetçiliği engelleyen laik ve ulusal hukuk sisteminin harcı “Türk ulusu” yok, dinci ve mezhepçi örgütlenme arayışları var…



Bendeniz Üçüncü Şahıs,
Biz de varız.


Bu yazı, Mayıs 2016'da Ulus Gazetesi'nde bana ayrılan köşede yayımlanmıştır. Kurtuluş Mücadelesi'nin sesi olan Ulus Gazetesi'nin eski adı Hakimiyet-i Milliye'dir. Eminim herkes bilmektedir...
Ulusumuzun yeniden sesi olmak isteyen Ulus Gazetesi'ni Facebook ve Twitter'dan takip edebilirsiniz.

Ulus Gazetesi Facebook Sayfası için: Buraya tıklayın.


Yazı için kullanılan kaynaklar:


[1] İsmail Kahraman, AY-BİR-Yeni Türkiye Konferansları, 6. Konferans, 25.04.2016.
[2] ‘Yurtta TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın laiklik sözlerine tepki’, DHA haberi, 27.04.2016.
[3] Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt, ‘Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi’, TTK Yayınları, Ankara, 2010, sf.49-50.
[4] Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt, ‘Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi’, TTK Yayınları, Ankara, 2010, sf.50.


[5] Mahmut E. Bozkurt’un Esbabı Mucibe Layihâsı, ’Mahmut Esat Bozkurt Anısına Armağan’, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul, 2008, sf.110
[6] Mahmut E. Bozkurt’un Esbabı Mucibe Layihâsı, ’Mahmut Esat Bozkurt Anısına Armağan’, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul, 2008, sf.110-111
[7] A.g.e., sf.24
[8] Ag.e., sf.111



9 Mart 2016 Çarşamba

Türk Kadını ''Hanım'' mıdır ''Avrat'' mı?


Selam Ordaki!

Doğduğumuz, doyduğumuz, büyüdüğümüz hep o...
Bugünlerde dövdüğümüz, sövdüğümüz, kovduğumuz da hep o...
Kadın!

                Doğmuş ya da ölmüş uygarlıkların tümüne bakın; pek azında kadına Türkler kadar yer vermiş bir tarih ve kültür bulacaksınız.
                                                                       
                Batı uygarlığının temellerini dayandırdığı Roma İmparatorluğu, çağının çok üstünde bir uygarlık olarak bugüne bile yön vermesine rağmen, kadına hiç değer vermemiştir. 

Roma erkeklerini doğuran odur, büyüten odur, besleyen odur; fakat kendisi ne kadar soylu ve özgür olursa olsun, “peter familias” denen aile babalarının tutsağı olmaktan kurtulamaz. Bu aile babaları, evlendiği, doğurduğu, doyurduğu, büyüttüğü erkek hısımlarından başkası değildir.
Kadınlar, hiçbir eylemini onlar olmadan gerçekleştiremezler, çünkü Roma’ya göre kadın, kendi başına iş görecek yetiye sahip değildir.                                                                                

                Pusulayı biraz kenara çekip Yunanistan’a, yani Helen’e  vardığınızda durumun değişmediğini görürsünüz. Ki Batı toplumu, temellerinin diğer büyük kısmını da Helen’e dayandırmaktadır.

                Orada da tıpkı Roma’da olduğu gibi tüm siyasi ve askeri güç, erkeklerin elinde bulunmaktadır.

Kadınların adeta sahibi olan erkek hısımlarına “Kyrios” denmekte ve kadınlar, bir erkekle evlenecekleri zaman bile nikahlarını yalnız başlarına kıyamamaktadır. Evlilik, kadını baskısı altında tutan “Kyrios” (baba, erkek kardeş, oğul vb.) ile damat arasında yapılan bir anlaşma ile gerçekleşmektedir. Yani kadının, evlilik töreni sırasında bile söz hakkı yoktur. Böyle bir uygarlık anlayışında kadınlar -ister evli, ister bekar olsun- eve kapanmakta ve dışarı çıkarak toplumsal hayata karışmayı akıllarından bile geçirmemektedir.
                                                                                     

                Arap kültüründe ise  –İslam’dan önce de, sonra da...- tıpkı eski Batı uygarlıklarında olduğu gibi kadın, yasaklı, kusurlu, sakınılması gereken bir varlık olarak görülürdü. Arapçadan dilimize de geçmiş olan ve kadınlar için kullanılan “avrat” sözcüğünün Arapçada “kabalık, kusur, yasaklı” sözcüğünün çoğulu olması, Arap kültüründe anlayışın ne yönde olduğunu gösterecektir. Araplara göre kadın, bir kusurlar, yasaklar, kabalıklar toplamıdır. 
                                                                                       
 

                Aynı dönemde ve sonrasında (üstelik Tunç Çağı’ndan sonra kadın-egemen toplumlarda bile erkek-egemenlik baş göstermesine rağmen) Türklerde durum tam tersidir.
Göktürk Hakanı Gültekin Han, devlet yönetimini eşi Kutlulu Sultan ile paylaşmaktadır.

Roma’da, Helen’de ve Arabistan’da olanın tam tersine Türklerde kadın yetkindir. Bu yüzden eğitilir, eğitir, savaşır, ordu kurar, devlet yönetir, kendi namusundan bir başkası değil yalnızca kendisi sorumludur, erkekle aynı yerde bulunur ve aynı işleri yapar.
                Ünlü coğrafyacı al-Balhi, “kitâb al-bad va’l-tarih” adını taşıyan eserinde Türklerde kadın ve erkeğin eşit olduğunu söyler ve  12. yüzyılda bile, kadınların erkeklere evlilik teklifi edecek kadar özgür olduklarını aktarır.

                Türklerin İslam’ı kabul edişinin 12. yüzyıldan çok daha önceye dayandığı ve Osmanlı’nın yaklaşık son 300 yılının haricinde Türk kadınının tüm devirlerde önemli yere sahip olduğu göz önünde bulundurulursa, kadının toplumsal yaşamdaki değerinin azalmasının din değişimi nedeniyle değil, bir kültür yozlaşması nedeniyle olduğu anlaşılacaktır. Karahanlılar’dan başlayıp Selçuklulara ve oradan da Osmanlı’nın ilk dönemlerine kadar yüzyıllar boyunca İslamlık, Türk kültürünü ve kadınını başkalaştırmamıştır. Türkler, onca yüzyıl boyunca Türk olarak din yaşamışlardır.

Kültürün ve kadının başkalaşmasına yol açan durum, Osmanlı’nın son 300 yılında şaha kalkan Arap özentisi dinci anlayıştır. Kurtuluş Savaşı ile başlayan Türk Devrimi ile Türk kadını, Anadolu’nun bağrında saklı tuttuğu kadınlığını cephelere, yaylalara dökerek yeniden göstermiş, tırnakları ile bu bilinci yeniden kültürümüze kazımıştır.


                                                                                     
                Nitekim Türklerde kadına hitap ediş şekli olan “Hanım” sözcüğü, Türk hükümdarlarına verilen “Han” ünvanından gelmektedir. Rivayet o ya, bir gün bir Türk hükümdarının, eşini göstererek “Ben sizin Han’ınızım, bu da benim Han’ım”  demesiyle bu sözcük Türk kadını için bir saygı ve güç göstergesi olmuştur.
Öyleyse soru bellidir!

Türk kadını Araplaşarak ve başkalaşarak “avrat” mı olacaktır, yoksa kendisi olarak kalarak “Hanım” mı?


Bendeniz Üçüncü Şahıs,
Ülkemin ve dünyamın bütün kadınlarının, üzerimizde emeği bulunan ellerini öpüyorum...
Devam edecek.





Yukarıdaki yazı, Ulus Gazetesi'nin Mart ilk hafta sayısının bana ayrılan köşesinde yayımlanmıştır. Blog için güncellenmiştir. Mustafa Kemal'in kurduğu Ulus gazetesi, hepimizin mirası ve emanetidir.
Sahip çıkarak yaşatmak için Facebook'tan sayfayı beğenebilir, basılı gazeteye abone olabilirsiniz.

Lütfen eleştirin ve yorumlarınızı iletin!

İletişim: selamordaki@hotmail.com
Twitter: twitter.com/selamordaki

10 Şubat 2016 Çarşamba

Çankaya Neden ''Köşk''tür?

Selam Ordaki,

           Dünden bugüne dünyanın her yerinde, her siyasi otorite, kendisine bir ''dam'' yaratmıştır. İşbirlikçi Padişah Vahdettin'in yenik otoritesi, ilerleyen yıllarda boğaza dizilmiş İngiliz işgal zırhlılarını görecek bir manzaraya sahip Yıldız Sarayı'nı yer bellemişti örneğin:



          Fransa tarihi boyunca soylular ve halk arasındaki mücadelenin tanığı Elize Sarayı ise bugün Fransız devletine, yani halka ait bir unsur olarak bir siyasal simgedir.
Napolyon'un tahttan indirildiği yerin ve yine Napolyon'un tekrar tahta çıkmak için darbe hazırladığı yerin burası olduğu bilinirse, sanırım Fransa için ne büyük bir güç savaşının sahnesi olduğu anlaşılacaktır. Bugün tam da bu nedenle Fransız ulusunun cumhurbaşkanı, tarihi bir simge olarak burada oturmaktadır.

         Öyleyse şunu sormak gerekir: Cephede ve masa başında, kendisine inanan bir ulusla birlikte düşmanı Anadolu'dan def etmiş, siyasi egemenliği 600 yıllık egemen Osmanlı ailesinden alıp halka vermiş, esaret altındaki mazlum milletlere ve Doğu uygarlığına -sömürgecilere karşı kazandığı zaferle- bayraktar olmuş bir siyasi lider, niçin kendisine bir ''köşk''ü dam seçmiştir?

Dize getirdiği devletlerin ve hatta onların maşası olarak gördüğü Yunanistan'ın bile cumhurbaşkanı bir "saray"da otururken, yengi sahibi Mustafa Kemal, niçin bir ''köşk''te oturmaktadır?

         Soruyu biraz daha genişletmek gerekirse: Ankara Müftüsü Rıfat Bey'in halk arasında topladığı 4.500 lirayla alınıp Mustafa Kemal'e hediye edilen bu köşk, bugün müze olan ana köşke eklenen yapılar, daha sonra ortaya çıkan yapısal aksaklıklar sebebiyle yaşamanın tehlikeli hale geldiği bu yapıdan bağımsız olarak inşa edilen Pembe Köşk ve diğer bütün ekleme binalarla, bu yerleşke niçin bir türlü "saraylığa", en azından makam ifadesi olarak "saray" olmaya terfi edememiştir?



         Yanıt, sorunun kendisinde saklıdır.

         Tıpkı diğer siyasi otoriteler için olduğu gibi, Çankaya Köşkü de Mustafa Kemal ve onun devrimci hareketi için bir simgedir. Osmanlı ailesinden alınıp halka verilmiş bir siyasi egemenliğin temsilcisi ve önderi olan bir kişi, kuşkusuz ki bir ''saray''da oturamazdı.

         Halkın temsilcisi ve halktan biri olarak ve liyakat ile kazandığı görevinin verdiği sıfat dışında halktan ayrı hiçbir sıfatı olmayan bir yurttaş olarak Mustafa Kemal; Cumhuriyet'in, karşı bir mücadele verdiği ''saray'' ve ''saraylılık'' fikrini kendisine layık göremezdi. Çankaya bu yüzden bir köşktü ve öyle kaldı. Sonrasında kendisine katılan yapılar sayesinde bazı küçük-saray tipi yapılardan daha büyük bir hacme sahip hale gelse de hiçbir zaman ''saray'' olmadı. "Halktan olma"nın bir simgesi olarak kaldı.

        Öyle ki, ulusal mücadele yıllarında köşk satın alınıp Mustafa Kemal'e hediye edildikten sonra, Mustafa Kemal, bu köşkün mülkiyetini sahiplenmeyi kendine çok görmüş ve köşkü, Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştirmekte olan Mehmetçik'e bağışlayıp kendisi ise kiracı olmuştur!

         Gazi'nin ölümü ardından, Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ve Mevhibe İnönü de buraya taşınmak istememiş, İsmet İnönü aylarca kendi evinden cumhurbaşkanlığını yürütmeye çalışıp bunun mümkün olmadığını görünce bu yapıya taşınmışlardır.

Böylelikle Çankaya'nın, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı'na 2014 yılına kadar sürecek olan ev sahipliği serüveni başlamıştır.

        Dünya üzerindeki bütün siyasi damlara bakın, hepsinin övündüğü bir mimarı ya da maddi bir ölçeği varken, Çankaya Köşkü'nün övünülecek yanları maddi olmayan tüm yanlarında, sadeliğinde, sıradanlığında, ölçülülüğünde, tarihinde ve halka dokunmasındadır. Halk tarafından önderine hediye edilmiş belki de tek yapıdır.

Üstelik Çankaya Köşkü'nün maliyeti olan 4.500 liranın, bugünün parasıyla 102.000 TL'ye denk geldiği bilinirse ve 1921 yılı giderlerinin o günün parasıyla toplamda 57.128.834 TL olduğu bilinirse, yapılan harcamanın ne kadar devede kulak kaldığı görülecektir. (Cihan Duru vd., s300-306, 1934 yılında kabul edilen 2568 sayılı 1921 yılı Kesin Hesap Kanunu)

Belki de bu nedenledir ki "Çankaya Köşkü lükstü!" diyenlerin tek dayanağı, ancak köşk içindeki bir bilardo masası olabilmektedir.

Bendeniz Üçüncü Şahıs,
Devam edecek.



Bu yazı, 8 Şubat 2016 tarihli "Ulus Gazetesi" sayısının bana ait köşesinde yayımlanmıştır ve blog için genişletilmiştir.
Cumhuriyet'imizin gazetesi Ulus'u yeniden ayağa kaldırmamıza, gazetenin Facebook ve internet sayfasını takip ederek, dilerseniz de basılı gazeteye abone olarak yardımcı olabilirsiniz.


Facebook sayfası için tıklayın.

Gazete resmi internet sitesi için tıklayın.


Bana ulaşmak için:

selamordaki@hotmail.com

twitter.com/selamordaki
facebook.com/ucuncusahis










Bu gadget'ta bir hata oluştu

E-posta ile takip et