16 Haziran 2014 Pazartesi

Kuraklık ve Duyarsızlık

Selam Ordaki,

Kapımıza kadar dayanmış olan tehlike, pencerelerimizi doğaya kapattığımız için kendini göstermemişti yoldayken. Şehzade Mustafa'nın dizi icabı öldürülüşünün, hayatımızın merkezinde olması gereken şeylerden daha fazla konuşulduğu bir ortamda, aksini düşünemezdik zaten.

Bizlere Şehzade Mustafa'nın dizi icabı öldürülüşü izlettirilirken bakın Türkiye'nin başına neler geldi:

''Susuz kalacağız!'' diyorduk ya hani biz; fakat buna rağmen balkonlarında şakır şakır halı yıkanlarımız devam ettiler baraj kapaklarını balkonlarına açmaya. Biz bunu derken 20 dakikalık yıkanma törenleri yaptık ve hiç eksiltmedik ya bir dakikasını...
Haber bültenlerinde, erken gelen yazı ve sıcakları ''Bugün İstanbul'da hava çok güzeldi'' şeklinde karşılayan sunucu gibi, o gün İstanbul'da havanın aslında ne kadar kötü olduğunun farkına varamadık ya hani...
İşte hiç mi hiç işin ciddiyetinin farkında değildik.

Taş plaktan gazel okuyan bir Afgan kızı gibi, tüm bu uyarı ve söylemler kulaklarımızda hoş bir ses dışında hiçbir şey bırakmadı.
Dünya, dünkü kadar kötü; insanlar, dün de olduğu gibi duyarsızdı.

Herkes ''Bir benle mi olacak her şey? Ben yapsam diğer yüz kişi yapmıyor!'' söylemlerine öylesine kapılmıştı ki tüm bu kötü ortamın da önce bir kişi ile başlamış olduğunu gözünden kaçırıyordu.
''Az''ın bir şeyleri değiştirmek için ne kadar ''çok'' bir sayı olduğunu herkes unutuyordu.

Neyse ki artık isteyenimiz de istemeyenimiz de değişmek zorunda kalacak gibi, çünkü tehlikenin ayak sesleri Dünya'nın her köşesinde yankılanıyor artık.

Türkiye'de ve İstanbul'da sağanak yağışlar nedeniyle evleri su bastı, gider kapakları suyu taşıyamayıp dışarı attı ve hatta bu sular, vatandaşlarımıza güzel bir boy abdesti aldırdı ya Üsküdar'da...

Tüm bu 'tepeden aşağı sırıl sıklam' ortam, barajları ne kadar doldurdu dersiniz?

Yanıt korkunç: 
HİÇ!

Hava öylesine sıcak ki artık yağan yağmur, ancak buharlaşma şiddetini önleyebildi ve barajlara artı hiçbir şey getiremedi.
Peki altyapısı yetersiz ama Avrupa kültür başkenti şehrimiz İstanbul'u tatlı bir Venedik'e çeviren bu yağmurlara rağmen barajlar İstanbul'da ne kadar dolu?

Bunun yanıtı ise daha korkunç!

Anadolu yakasının ana su kaynağı Ömerli Barajı, sadece %17 dolu.
Şehirleşmeden nasibini almamış ormanlık bir ortamda bulunuyor olmasından ötürü olsa gerek Avrupa yakasındaki önemli barajlardan Durusu (Terkos) Barajı ise %54 dolu.

Neyse ki Üçüncü Havalimanı'mız sayesinde Terkos bu başarıyı üzerinde daha fazla taşımak zorunda kalmayacak, çünkü bulunduğu bölge havalimanı ile şehirleşecek.
Fakat dünyanın en büyük havalimanı bizde olacak değil mi?
En boş göllerin, en kahverengi ormanların bizde olacak olmasının önemi yok?


Kıştan yeni çıkmış ve yaza yeni giriyor olmamıza rağmen İstanbul'un barajları birer kıyamet alameti kadar tedirgin edici.
Fakat bizi ilgilendiren, ormanlarımızın ortasına diktiğimiz havalimanlarının yılda kaç para getireceği...

Bakın! İçme suyu kaynaklarımıza gelen toplam su miktarının grafiği:


2014 yılı ilk 2 aylık veriymiş. Fakat bu ilk 2 ayın kış olduğunu hatırlatmakta da fayda var...
İlk iki ayın yağışlı geçmesi gereken kış ayları olduğunu bilsek iyi ederiz bu yüzden.


Hadi barajlarımızın dolmasını istemeyecek ve burdaki ormanlarda yaşayan canlı örtüsünü tehdit edecek kadar duyarsızız, fakat tasarruflu muyuz? Belki suyun oluşmasını engelliyoruzdur ama daha az harcıyoruzdur?
İnceleyelim o zaman:



Bu yılın ilk 4 ayında bu kadar su harcamışız. Yaza gireceğimizi ve bu yazın çok sıcak geçeceğini göz önünde bulundurursak artış ivmesini durdurmayacağımız kesin!

Bizi yönetenler ise bu tüketim çılgınlığının önüne geçmek ve doğayı yeniden yeşillendirmektense büyük şehirlere şehir dışından su hatları döşüyorlar!
İstanbul, artık yağmurun yağmak istemeyeceği ayıplı bir şehirmiş, kimsenin umrunda değil! Nasıl olsa Melen Çayı var şehirdışında... Boru hattıyla getirilir canıım su!

Neden boru hattıyla taşınacak bir suya muhtacız, düşünmüyoruz.


Hani Cumhuriyet Devrimleri ile dalga geçmek isteyenlerin pek sık kullandığı bir mahya fotoğrafı vardır, aslında ne kadar gurur duyulası ve İslam'ın amacıyla örtüşen bir şey yapıldığını görmezcesine:



''PARA BİRİKTİR!'' diyordu Genç Cumhuriyet.
Harcama!
Tasarruf et!
Çünkü tüketerek tükeneceksin... O zaman biriktir ve üret!
Tüketim toplumu değil, kanaat toplumu ol!


Önceki yazılarda ''tasarruf etme'' ve ''para biriktirme''nin doğayı ve yurdu nasıl kurtaran bir şey olduğunu konuşmuştuk, tekrar girmeyeceğim.

Tasarruf et diyen ve ülkenin büyümesini vatandaşın cebine el atmayarak sağlayan bir ülke hayal ediliyordu. Şimdiki gibi adı bile bizden olmayan ''Shopping Fest''lerle, ''Vialand''larla, AVM'lerle, çok katlı epeyce lüks rezidanslarla, yani halkın tüketmesi ve harcaması istenerek büyütülmüyordu ekonomi. Milletin deli gibi tüketmesini değil, tüketmemesini isteyen bir zihniyet vardı bağımsızlık bilincinin etkisiyle.
Tüketime dayalı ekonominin gün geldiğinde kendini de doğayı da tüketeceği biliniyordu o zamanlar...

''Nasıl yani, doğayla ilgili miydi Genç Cumhuriyet?'' denecektir...
Evet, Genç Cumhuriyet'in başında bulunan Atatürk sayesinde nasıl çevreci bir tutum içinde bulunulacağı köşk kaydırma olayıyla anlaşılmıştı zaten.
Fakat o kadarıyla kalmadı.

Genç Cumhuriyet, işi büyüttü. Saygıdeğer tarihçimiz Sinan Meydan'ın da çalışmalarında yer verdiği Cumhuriyet Köyü projesini görüyorsunuz:



Atatürk Türkiye'si böyle bir köy planlıyordu: Köy meydanı, köy hizmet binaları, okuma evleri, tiyatro salonları, spor alanları, fabrikalar ve...
Yeşiller içerisinde evler, hayvan mezarlığı!!!

Şimdilerde güya vatandaşlarımızın canını korumak için kentsel dönüşüm yapılıyor ya hani... Genç Cumhuriyet, bir köy kültürü, köy mimarisi ve köylü mirası oluşturmak derdindeydi. Acaba kaç kentsel dönüşüm bir tutam yeşillik, yeni bir mimari uyum ve bu şekilde de bir kent kültürü oluşturmak derdinde?

Koloni gibi inşa edilen yapılarla acaba bir kent kültürü mü oluşturuyorlar?
Yoksa içine kapanık bir tüketim kültürü mü?
Yanıtı mantıklarımız verecektir...

Üstelik Genç Cumhuriyet'in bu köy planı, günümüzde çağdaş şehirlerde uygulanan yerleşme metoduyla oluşturulmuştur.
Avrupa'nın çağdaş şehirlerinden Paris, planda olduğu gibi dairesel bir yerleşime sahiptir.
Ya da Barselona, karesel bir yerleşim sistemine sahiptir.

Peki günümüzdeki kentsel dönüşümün amacı gerçek bir kent dokusu mu yaratmak dersiniz?
Bakın, Pendik Belediyesi'nin ''Taşlıbayır Kentsel Dönüşüm Planı'':



Dansözlerden daha kıvrak sokaklar.


Ne kadar şehirli bir kültür var değil mi... Tabi bu şehirli kültür, çarpık şehirleşmelere özgü bir kültür!

Ne kadar simetrik bir görüntü var çağdaş şehirlerde olduğu gibi(!)..
O kadar yeşil ki, beyazlar görünmüyor!

Eminim ki inşa edilecek binalarda da hiçbir mimari zevk olmayacak. Çünkü yapılan çalışmaları incelediğimizde bazen Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin başarısız taklitlerini bazen de cam ve çelik yığını birbiriyle alakasız yapıları görüyoruz hep.

Mesela o kadar ayıplı bir zihniyet var ki günümüzde, birbiriyle uyum içerisinde olan tarihi yapıları ''Kentsel dönüşüm'' adı altında tarihsel değerini törpüleyip birbiriyle uyumsuz bir ucubeye çevirebiliyoruz. Bakın ''Tarlabaşı Kentsel Dönüşüm Projesi'' adı altında katledilen İstanbul'un o meşhur cumbalı evleri:



Atasına ve tarihe birazcık saygısı olan insan bu vahşet tablosundan utanır.

O güzelim cumbalı evlerin dış cephesini sağlam bırakıp içini tamamen yıkıyorlar; toz duman olan tavan işlemeleri, yüksek ve el emeği ahşap kapılar kimsenin umrunda değil!
Ve buna restorasyon diyenler bile var.

Şehirlerdeki bina dikilemeyen üç beş metrekarelik arazilere 5-10 ağaç dikiyorlar, etrafını da demir parmaklıklarla çevirip ''Al sana yeşillik!'' diyorlar.

Umurlarında değil kökleri gönüllere ulaşan ulu çınarlar.


Herkesin bildiği üzere bu kenti 1453 yılında fethettik; fakat 2023 yılında mahvetmiş olarak tarihe geçeceğiz.
Bu sıfatı istediğimize gerçekten emin miyiz?

Üstelik şehri mahvetmekle kalmıyor, bu şehre ait her unsuru kirletiyoruz. Tüm kutsal kitaplarda geçen ve ayıpladığımız o çirkin kavimler gibi kültürümüzü, toplumumuzu, doğayı ve toplumsal ahlakı katleden ayıplı bir ulus olmak üzereyiz.
Bizi kutsal kitaplar yazmasa bile tarih büyük harflerle yazacak! Fakat kara listeye...

Evlerinize sahip çıkın. Sokaklarınıza sahip çıkın. Mahallelerinize, ilçelerinize sahip çıkın!
Siz, egemenlik hakkını her şeye rağmen elinde bulunduran milletsiniz. Ancak bu şekilde şehirlerimize ve ülkemize sahip çıkabileceğiz.

İnşa edilmeye çalışılan ve her şeyi ''Tüketim'' ve ''Para'' üzerine kuran bu ayıplı zihniyete, tüketmeyerek karşı koyun!
Bırakın AVM'leri ellerinde, rezidansları ceplerinde patlasın!
Sokağınızdan sökülen bir fidanın hesabını sorun belediyenize. Dikilmeyen bir fidanın hesabını sorun ilgili olan herkese.

Sizi, her ihtiyacı beton ormanlar arasında karşılanabilen koloniler ve tükettiği şeyler tek tipleşmiş etten yığınlar haline getirmek istiyorlar.
Sizi dik tutan omurganızı, cımbızla vücudunuzdan ayırıyorlar. Eğilmez bir milletin boynunu bükmeye çalışıyorlar.

Ne kadar dik duruşlu olduğunuzu, hayata karşı düşüncesi hep oynak olmuş herkese gösterin.

Önce kendinize, sonra ise bütün çevrenize ve özellikle de küçüklerimize tüketim bilincini, doğa sevgisini ve tasarrufu aşılayın.
Bırakın yeşil bir gömleğiniz de olmayıversin! Ormanları giyin gönlünüze...

AVM'lerin otopark kuyruklarında birbirimizin yerini kapmaya çalışırken değil, bütün vericiliği ile bizi kucaklayan çamların dalları altında karşılaşmak dileğiyle...

Bendeniz Üçüncü Şahıs.
Devam edecek...


twitter.com/selamordaki
selamordaki@hotmail.com







Kaynaklar:

  • Yeniçağ Gazetesi, http://www.yenicaggazetesi.com.tr/kentsel-donusum-kabusa-donustu-94346h.htm
  • Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), http://www.tmmob.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=9266&tipi=9
  • İSKİ, http://www.iski.gov.tr/web/statik.aspx?KID=1000717
  • Milliyet Gazetesi Haberi, http://www.milliyet.com.tr/-konut-1768830/
  • Pendik Belediyesi, http://www.pendik.bel.tr/ekran/detay/taslibayir-kentsel-donusum-projesi-279



7 Mart 2014 Cuma

Bu Yazı Başka Yazı

Selam Ordaki,

''Çocuklarımıza daha yaşanabilir bir Dünya bırakmak için çalışalım!'' diyenleri kulak ardı etmemiz nedeniyle Doğa Ana sillesini suratlarımıza çakmış bulunuyor.

Artık kendimizin yaşayabileceği bir Dünya'ya muhtaç olduğumuzu biliyor muydunuz?

Geleceği kurtarma erdemine sahip olmayan bizler, artık kendi yaşamlarımız için mücadele etmek zorundayız.

Neden mi?

Çünkü İstanbul Teknik Üniversitesi'nin yayınladığı güncel rapora göre cennet ülkemiz Türkiye'yi cehenneme çevirmemize ramak kaldı.

2030 yılına kadar Türkiye'de yaşanan iklimlerde sıcaklık artışları görülecek. Doğu Karadeniz hariç bütün Türkiye'de kuraklık baş gösterecek. Doğu Karadeniz'in de sadece doğu yarısı kurtulanlar arasında...

Soframıza gelen domatesler, salatalıklar kalacak mı sanıyoruz? Bu sıcaklık artışından etkilenecek olan Akdeniz havzası ve bunun sonuçları nedeniyle Türkiye'nin en büyük tarım bölgelerinden biri olan Çukurova başta olmak üzere bütün tarım bölgelerimiz bir bir yok olacak.

Aç kalacağız.
Hatta belki de ölümümüz, bu açlıktan olacak.

Toprağa bir damla su düşmesin de yağmur dualarına çıkalım diye mi bekliyoruz?
Katlettiğimiz doğayı kaç arı dölleyebilecek sanıyoruz?
Yağmura şemsiye değil de avuç mu açmaya niyetliyiz?


Türkiye Cumhuriyeti, ilk kurulduğunda altı çizilen bir olgu vardı: TASARRUF!



Başka toplumların uydusu ve kuyruğu olup ''tek dişi kalmış''a benzemeye çalışırken yıllar geçtikçe unuttuk bunu. Neydi ''Tasarruf''u mahya yapacak kadar kutsal kılan şey? Bunu düşünmekte fayda var:

Üç yaşındaki bebelerin eline tabletleri tutuşturup birer tüketim canavarına dönüşmelerini sevinçle izliyoruz. Sonra komşu ziyaretlerinde ''Yeni nesil çok zeki! Bak nasıl da kullanıyor zımbırtıyı...'' diye övünüyoruz.

Çocuklarımız zeka değil, tüketim canavarlarına dönüşüyor ve buna izin veriyoruz.
Bütün iştahları ile tüketmelerini heyecanla seyrediyoruz.

Tasarruf, ev ekonomisine yapılan katkının dışında çok başka anlamlara sahiptir Ordaki.
Tasarruf yaparak, bir ülkenin ekonomisini kurtarabilirsiniz hatta.
Tasarruf yaparak, Dünya'yı da kurtarabilirsiniz.

Ekonomiden biraz dem vuracak olursak, gelişen toplumların ''sermayenin biriktiği toplumlar'' olduğunu söyleyebiliriz.
Sermayeyi yalnızca devlet mi biriktirir sanıyoruz?

Söz gelimi Almanya'yı ele alalım.
Almanya üreten bir ülke. Ve halkı da çokça bilinçli tüketici konumunda. Tüketirken de Alman mallarını satın alarak paralarının kendi ülkelerinde kalmasını sağlıyorlar.
Bilinçli tüketici olmaları nedeniyle paraları ''gereksiz tüketim''e harcanmıyor, dolayısıyla paraları ceplerinde kalıyor.
Bu paralar da Almanya içerisinde bir ''sermaye oluşumu''na sebep oluyor. Yani Almanlar, tasarruf ederek hem ev hem de ülke ekonomisine katkıda bulunuyorlar. Az tüketmeleri ve çevreci olmaya özen gösterişleri nedeniyle de sürdürülebilir bir yaşam için atılım halindeler.

Peki üreten ülkelerin sömürgeci amaçlar için gelişmemiş ülkelere dayattığı şey nedir?
Elbette ki TÜKETİM!

Tüketim mabetleri olan AVM'ler mantar gibi boşuna mı çoğalıyor sanıyoruz? Bizler; mağazaları tavaf ederken kendimizden, ülkemizden ve Dünya'dan kopardıklarımızın farkında değiliz.  Karşı karşıya bakkal bile açılmamış olan memleketimizde karşılıklı AVM'ler peydahlanıyor!

Bakın, burası Pendik:


Adları bile bizden olmayan yerlerden bize dair ne umuyoruz?

İTÜ Maden Fakültesinden Prof.Dr.Orhan Kural'ın da bizleri beyni olan ama fikri olmayan tüketim canavarlarına dönüştürmek isteyen bu AVM'ler ile ilgili bir gözlemi var:

AVM'lerdeki oksijen seviyesinin, atmosferdeki normal oksijen seviyesinden daha düşük olduğunu biliyor muydunuz? Daha az oksijenin beyindeki sersemletici etkisi göz önünde bulundurulursa bunun bilinçli bir hareket olduğunu düşünmemek elde değil.
Alışveriş sonrası çöken anlamsız yorgunluk da bundan kaynaklanıyor.

Diziler, dizi başlayana kadar izlediğimiz reklamlar ve hatta gazeteler, filmler birer tüketim aşısı haline gelmedi mi? 10 sayfalık bir gazetenin 5 sayfasına reklam okumak için para veriyoruz.
Cinsel ve ruhsal algımıza nokta atışı yapan çalışmalarla zihinlerimiz kontrol altına alınıyor.

''Adriana Lima gibi olmak için bunu giymen gerekir!'' deniliyor.
''Paris Hilton'un üzerindeki bu şık ceket, hemen içeride!'' deniliyor.

''Paranı rahatça saçabilmek sana huzur verecek bak, göreceksin! Gel iki üç lira saç'' deniliyor:


Tükettiğimiz çoğu malda artık ''Yerli Malı Yurdun Malı'' demediğimiz için para ödeyerek fakirleştiğimizin de farkına varamıyoruz. ''Küreselleşme''yi insanların bütünleşmesi sanmamız istendi; çünkü tek tipleşen insanlarla tek bir güce ait ekonomik gücün oluşturulduğunu görmemiz istenmiyor!

Dolabımızda yeterli sayıda ayakkabı var. Ama o markanın yeni çıkan ürününü almazsak bir uzvumuz eksik kalıyor.
Apple'ın sponsor olduğu kitleler haline geldiğimizin de bilincinde değiliz. Iphone 5 ile 4 arasındaki bir sayıyı ortadan kaldırmazsak, sanki başkasına skor yazılıyor gibi paniğe düşüyoruz.

''Abartma!'' demeyin. Toplumda yarattığımız bu ''Marka olacak!'' anlayışı nedeniyle ülkemizde herhangi bir ürünün ''çakma''sı üretiliyor. Çünkü o markadan geri kalmak, insanlıktan geri kalmış hissi yaratıyor.

Sonucunda ne mi oluyor? Türk milleti, cebindeki parasını yok yere yok ediyor. Ama daha evin kirası var, meyve-sebze alınacak...
Ve o sırada Iphone'un yeni bir modeli daha çıkıyor.

Almayınca bir yerimiz şişiyor. Telefonumuzun aslında yeten bir özelliğini bahane ederek yeniden alışverişe soyunuyoruz.
Ama bu sefer, ''bizim olmayan para''yla.

Çünkü tüketimimiz üretimimizi aşıyor. Tüketimimiz kazancımızdan da fazla.
Hâl böyle olunca ''üretim fazlası veren ülke''lerden, yani gelişmiş ülkelerden para dilenmek zorunda kalıyoruz.

Türk milleti, tasarruf bilincini yitirince ''Ulusal Tasarruf'' biriktiremiyor. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da tasarruf biriktiren Almanya gibi ülkelerden ''Tasarruf İthal Etmek'' zorunda kalıyoruz.
Bizim olmayan parayı harcayabilmek için...

Sonucunda parasını aldığımız Almanya kaybetmiyor. Çünkü faiziyle o parayı gerisin geri alıyor.
Alırken ''düşük faizli'' ama sonuç olarak ''faizli'' bir bayram, tatil, şu, bu kredisi de çakmışsa on ikiye, tadından yenmiyor.

Kimliklerimizle değil, sınırsız limitli ''Premium Kart''larımızla övünüyoruz.

Hadi kendimize ve ülkemize acımıyoruz...
Tüyü bitmemiş yetimin, gözünü açmamış nesillerin, sen doy diye can bile veren kuzuların, karbondioksidine, kükürtdioksidine karşılık oksijen üreten bu ulu çınarların suçu ne peki?

Satın aldığımız elbiselerin kumaşları, laboratuvarda yoktan mı var ediliyor?
İçemeyip lavoboya döktüğümüz sütü ineklere tekrar aktaran bir teknoloji de henüz gelişmedi.

Para vererek fakirlik satın aldığımız yetmiyor, bir de ölüm satın alıyoruz. ''Nefes''imiz karşılığında, ''toprağımız'' karşılığında tüketmekteyiz...

Bu böyle gitmeyecekti elbette.
Türkiye'nin dört bir yanı, Doğa Ana tarafından bu kış uyarıldı. Karı geçtim, bir damla yağmur düşmeyecekti neredeyse; yine doğanın insafına denk geldik biraz.

Bozduğumuz şey doğanın döngüsü. Sonucu da dönüp bizi buluyor, farkında değiliz.
Dünya'nın sahip olduğu kaynaklardan ve kendi üretebildiklerimizden daha fazla tüketiyoruz.
Tüketim ile üretim arasındaki bu uçurum, Dünya'nın varlığını tüketiyor.

Dünya'da 900 milyon aç insan var.
Bu sayı, her yıl 75 milyon artıyor.
Bir sonraki 75 milyon içerisinde 75 milyonluk Türkiye'nin bulunması için harcadığımız çaba ise hiçbir yerde yok!


Evet, her yıl silahlanma için 1000 milyar dolar para harcıyor tüm dünya.
Evet, açlık sorununu çözmek için gereken para ise sadece 30 milyar dolar.
Evet, kapitalizm açlıkla insanları terbiye ediyor. Fakirin cebinden çaldığı her kuruş, fakire yöneltilen bir kurşun oluyor aynı zamanda.

Peki ya bizler? Somali için, Pakistan için para toplamayı ''yardım'' sayan bizler, bu döngünün kırılması için ne yapıyoruz?
Söyleyeyim: Somali daha da kuraklaşsın diye Dünya orman varlığının Türkiye ayağına zarar vermekle meşgulüz. Bu sene yeni yeni topraklar da kuraklığa dahil olabilsin diye bol bol su israf ediyoruz.

Bu çabalarımız Doğa tarafından ödüllendirilecek. İsmimiz İTÜ'nün de açıkladığı üzere arşın katlarında yankılanmaya başladı...

Ama çözüm var!
Her dert dermanını da beraberinde taşıyor.

Doğayı kurtarmak, doğaya acımıyorsak da kendi yaşamlarımızı kurtarmak için yapabileceğimiz şeyler var.
Ülkemizin doğal ve maddi varlığını, yani ''milli serveti'' korumak için yapacağımız şeyler hala var.

Peki ne mi onlar? Beraber inceleyelim:

  • Teknoloji gelişince teknolojik yaşamlar inşa etmeye başladık haliyle. Her yeni gelişim öncesini ''çöp'' kılıyor. Oysa hiçbir elektronik atık ''çöp'' değildir. Elektronik atıklar, yeniden kullanılmayı bekleyen birer sermayedir.

    Bir televizyonu çöpe atmanız veya eskiciye satıp ilkel yollarla parçalanmasını tercih etmeniz halinde, televizyonun içerisindeki zararlı maddeler doğaya karışacak, toprağı zehirlemekle kalmayıp 100 litre suyu kirletecektir.
    Bir cep telefonu üretirken 75 kilo atık meydana gelmektedir.
    Ülkemizde yılda kişi başı 2.5 kilo elektronik atık ortaya çıkıyor. Ve bunların yalnız %2'si doğru ellere geçip geri dönüştürülüyor.
    Türkiye'de evlerde bulunan cep telefonlarının yarısına yakını ise ''atık'' sınıfında.

    Elektronik atıklarınızı, ''Atık Elektrikli ve Elektronik Eşya'' imha tesislerine yollayın; veya arayın, gelip alsınlar.

    Bu imha tesisleri nerde mi? 2018'e kadar her yerde olacak!

    Nüfusu 200.000'den fazla olan tüm belediyeler, yasal düzenlemeye göre 2014 yılının başında bu tesisleri kurmak zorundaydı.
    Sorun, soruşturun. Size hizmet vermesi gerekenlerin hizmetlerini denetleyin ve kullanın.
  • İçecek bir damla su bulamayacağımız günler kapıda! Fakat bizler, sindirdiklerimizi kanalizasyon hattına yollamak için ortalama 5 litre su harcıyoruz.

    Her sifon, 5 litre temiz suyu kanalizasyon hattına yolluyor. Yani her sifon çekilişinde 3 günlük içme suyumuzu harcamaktayız.
    Oysa sifon kullanırken 3.5 - 4 litre su işimizi görmek için yeterli. Bu da yılda ortalama 2190 litre suyu boşa harcamayacağız demek oluyor.
    Aksi halde sadece bir ev, sadece sifon çekerek 2190 litre suyu her yıl boşa harcıyor.

    Bu yüzden, 1 veya 1.5 litrelik şişeleri su ile doldurup ağızlarını kapatalım. Sonra da sifon depomuza yerleştirelim.
    Sifon depomuza koyacağımız bu içi dolu 1 litre pet şişe, sifonun, hacim ilişkisi nedeniyle 1 litre daha az dolmasını sağlacaktır.
  • Ortalama bir insan, hayatı boyunca 420 ağaç tüketiyor. Fakat buna rağmen 1 fidan dikmemiş olanlarımızın sayısı tüketilen ağaç sayısını silip süpürecek cinsten...

    Yetmiyormuş gibi Tanrı'nın bize sunduğu nimetler olan ''meyve çekirdekleri''ni çöpe atıyoruz. Hiç bir şey yapamıyorsak bu meyve çekirdeklerini boş gördüğümüz alanlarda toprağa sıkıştırabiliriz. Hepsi filizlenecek diye bir kural yok; fakat filizlenecek olanlar kârdır.
  • Herkes üşenmeyip yerden bir ambalaj atığını kaldırsa ve çöpe atsa, günde 50 milyon parça çöp ülkemizden toplanmış olacaktır.
  • Doğa, ''tek kullanımlık'' değildir. Kullanmamız halinde yerine yenisini kendisi koyarsa koyar.
    O halde ''tek kullanımlık ürünler''den kaçının. Su mataranızı yanınızda taşıyın. Karton veya köpük bardaklarda kahve ve çay içeceğinize bir termos veya fincan edinin.
  • Geri dönüşüme yollamadığınız ve döktüğün her 1 litre atık yağ, deniz üzerinde 1.000.000 metre kareyi kirletebiliyor. Bazı market zincirleri, belediyeler ve kurumlar atık yağları toplamakta... Lütfen araştırın.
  • Kolanın içindeki fosforik asit, bir bifteği 2 ve bir çiviyi 4 günde eritebiliyor. Para harcayarak hastalık satın almayın. Kendi kültürümüzdeki içecek ve yiyeceklere yönelin. Ayranlar, hoşaflar, şerbetler ve maden sularımız boşuna içilmedi onca sene...
  • SGK'dan yapılan açıklamaya göre Türkiye'de her yıl 500 milyon dolar değerinde ilaç gereksiz kullanılıp çöpe atılıyor. Bu para, Türkiye'nin ülke genelinde eğitime harcadığı paranın 68'de 1'i kadar.

    Ayrıca bu ilaçların çoğu yurtdışından temin ediliyor. Yani gereksiz tüketimimiz nedeniyle hem ilaç birikimimizi harcıyoruz, hem sağlımığızı tehdit ediyoruz, hem de ülke ekonomisine çok çok büyük bir zarar veriyoruz.

    ''Çok tehlikeli atık'' sınıfında olan ilaçlarımızı ise mahalle çöplerine atılabilir karpuz kabukları sanıyoruz.
    Lütfen bu ilaçları eczane veya sağlık kuruluşlarına teslim edelim ki imha etsinler.
  • Türkiye'de Marmara Denizi kadarlık bir su kütlesini yok ettiğimizi biliyor muydunuz? Sudan sebeplerle su harcamayın!
    Tuvaletimize kadar getirdiğimiz su, barajımıza kadar bile gelmeyebilir bu savurganlığa devam edersek.
  • Her 1 pil, 100 metrekare toprağı ve 600 bin litre suyu kitletmektedir. Pillerinizi çoğu okulda bulunan atık kutularına atın.
    1 pilin ürettiği enerjinin 50 katı enerjiyle 1 pil üretilebilmektedir. Şarj edilebilir pilleri tercih edin, gereksiz üretime önayak olmayın.
  • ''869'' barkod numarası ile başlayan ürünler, Türk malıdır. Satın alırken Türk malı ürünleri tercih edin.
    Aksi halde paranızla sadece ürünü değil, fakirliğinizi de satın almış olacaksınız.
    Ve 7/24 küfrettiğiniz kişilerin veya durumların efendilerine diz çökmüş...
Bunlar yapabileceklerimizden bazıları.
Kendi hayatınızda uyguladığınız yapıcı çözümleri yorum olarak diğer okuyucular ile paylaşabilirsiniz.

Doğa, ''Premium Kart''larımız gibi sınırsız değil.
Gelecek nesillere en büyük katkıyı da katledebilecekleri bir doğa bırakmayarak yapmayacağız.
Öyleyse sınırlı tüketim ve bilinçli vatandaşlık, Dünya'nın kurtuluşu için tek çözümdür.

Bendeniz Üçüncü Şahıs.
Ülkemizi ve dünyayı değiştirmeye kendimizden başlayalım...
Devam edecek.

twitter.com/selamordaki

Kaynaklar:
SGK,
Prof.Dr.Orhan Kural,
TEMA,
Kadıköy Belediyesi,
Kartal Belediyesi,
Alman Çevre Vakfı,
Lindauer Zeitung.


24 Ocak 2014 Cuma

1993 Yılıydı, Ocaktı: Uğur Mumcu

20. yüzyılın ilk çeyreğinde Doğu'dan, Samsun'dan doğan güneşi -Cumhuriyeti- 'batıda' batırmak isteyen çoktu. Uygarlık saati, Orta Asya'nın steplerine geri yollanmak istenen aziz bir milleti gösteremezdi, göstermeyecekti.
Ağız sulandıran toprakları bölüşmek isteyen kara sinekler, dört bir yanı tekrar sarmıştı.

Gözleri kapatılan bir millete göz olmak istedi. Kulakları sağır eden savaş tam tamlarında kulak olmamazlık etmedi. Uzaktan yardımla ulusların sesini kısanlara inat ulusuna ses oldu.

Ortadoğu'da kim kurşun sıkıyorsa sözünü ona hedef belledi. Ak alından akan ter, kimin cebine düşüyorsa kalemi onu nişan aldı. Canı burnunda yetimin kim canını yakıyorsa hesabını soracaktı...

Parsel parsel satılmış basının müstakil nadir mensuplarından biriydi.
Bilinmezleri bildirdi.

Ve bir sabah...
Bilinmezleri bildiren adam, çok bilinen bir 'bilinmez'e şehit gitti.

1993 yılıydı, ocaktı.
24'ü gösterse mi göstermese mi kararsızdı takvimler.
Bütün sokaklar tüm betonlarıyla yalnız bir sokağa gözünü dikmiş bekliyordu.
Bütün katiller, ellerine bulaşacak aydın bir kan için geri sayıyordu.
Eller, yaratılışlarına ilk küfrü o gün ediyordu.

Bomba saymasa da hayat geri sayıyordu.
3 adım, 2 adım, 1 adım...
Ve bir kontak.

Bir ışığı parçalarına ayıran C-4'ün sesi yankılandı, kapısı az önce kapanmış binanın ışıksız duvarlarında. Karlı Sokak, artık kanlı anılıyordu.
Güneş, gölgelere biraz daha yenildi; gölgeler, biraz daha yayıldı sanıyordu.

1993 yılıydı, ocaktı.
Göğe yükselen Mumcu'ya az önce kalkmış bütün kuşlar eşlik ediyordu.

Güneş'i gölgeleyebileceğini sananlar kıyı bucak gülüyordu.
Bedeninin girdiği o toprakta, yeni filizler yeşeriyordu.

Bir Mumcu gidiyor, ikisi geliyordu.
İkisi bitmemişti beşi geliyordu.


Bendeniz Üçüncü Şahıs.
Geliyoruz...

twitter.com/selamordaki
selamordaki@hotmail.com
Bu gadget'ta bir hata oluştu

E-posta ile takip et